Esendere Kültür ve Sanat Derneği

Zavallı Türkçe

10.09.2017
2.104
Zavallı Türkçe

Cinuçen Tanrıkorur’un “Biraz da Müzik” adlı kitabından alıntıdır

Bu yazının başlığını Zavallı Türkçe mi, yoksa Zavallı Türkler mi koyayım diye çok düşündüm. Öyle ya güzelim Türkçeyi zavallı yapan dilin kendisi değil, onu kullananlar, daha doğrusu kullanmasını öğrenememiş, bozuk-kötü-yanlış kullanılmasına aldırmamış olan Türklerdi. Fazla uzağa gitmeyelim, sizin derginiz olan Aksiyon’da dahi –herhalde dikkatinizi çekmiştir- uzatma-inceltme işaretleri konusunda benim kadar ısrarlı olan yazar yok gibi. Kâğıt’lar ‘kağıt’, hikâye’ler ‘hikaye’, nikâh’lar ‘nikah’, vs. Oysa, hele bilgisayar çağında, değil şapka, istenen her türlü işaret konabiliyor harflere. Ve bu şuur sahibi milletlerin her şeyden önce önem verdikleri konu. Bilmem size anlatmış mıydım (daha önce anlatmışsam bağışlayın), böbrek ameliyatım münasebetiyle ABD’de bulunduğum sırada, benimle mülâkat yapmak isteyen Turkish Daily News gazetesi muhabirini, 100 dolar verip bir Türkçe font almaktan üşendikleri ve ‘Çeşme’yi ‘Cesme’ yazmakta mahzur görmedikleri için reddetmiştim. ‘Selâm’ı salam gibi ‘Selam’ yazan gazetenin muhabirini de aynı sebeple reddetmiş, ‘Önce gazetenizin adını doğru yazın, sonra benimle konuşmaya gelin’ demiştim. “Ama şapkalar kalktı!” (hemen savunmaya geçmeye, suçu başkalarına yıkmaya bayılırız ya!). HAYIR EFENDİM, KALKMADI! Önce kalktı, sonra başarılamayınca yeniden kondu. Açın en son İmla Kılavuzunu, KÂR’ın şapkalı olarak yazıldığını göreceksiniz. Ama yıkmak, yıkıp yerine kolayı-ucuzu-kötüyü yerleştirmek o kadar kolay, bozulmuşu düzeltmek o kadar zor ki!..

Peki ne olur şapkaları koymazsak? Nasıl olsa bilenler yine doğru okumazlar mı? Tabii okurlar. Ama ya çocuklar, gençler, Türkçeyi yeni öğrenenler? Onlar ne yapacak? Siz çevrenizde ‘kâğıt’a ‘kaat’ diyen çocukları görmediniz mi? Canım, önce ‘kaat’der, sonra öğrenir! Nasıl öğrenecek? Büyüklerinin (ve öğretmenlerinin) KAĞIT yazdığını göre göre mi?!.. Nitekim, acı gerçek şu ki, dilimizi, doğru yazmadığımız için, uzun seslilere dilleri dönmeyen Ermeni vatandaşlarımız gibi, fonetiğini (yani musikisini) bozarak konuşan, sadece çocuklar değil. Geçtiğimiz 9 Ocak gece 3 haberlerinde, Atatürk’ün hayatını konu alan tiyatrodan bahseden NTV’nin hanım spikeri, Apik der gibi kısa a ile RAİK ALNIAÇIK diyordu. Bu hanım ‘Râik’in manasını bilmeyebilir, hatta böyle bir ismi hayatında ilk defa duyuyor olabilir. Ama elindeki kâğıtta doğru olarak RÂİK yazmış olsaydı, acaba bu hatayı yine yapar mıydı? Yıllar önce TRT spikeri de aynı umursamazlığın kurbanı olmuş, Sait Fâik Abasıyanık’ın adını der gibi Fayik şeklinde telâffuz etmişti.

Arapça ve Farsça kelimelerle karışmadan önceki sert ve musikisiz Türkçe, Karahanlılara (yani İslâma) kadarki, ‘budun’, ‘uruldi’, ‘kûvrûk’örneklerindeki gibi sadece açık ve kapalı heceleri olan bir dildi. Ama o dil öyle kalmadı, kalamazdı. Önce İslamın, sonra tasavvufun, sonra büyük bir medeniyetin ve imparatorluğun dili oldu. Daha önce olmayan kısa ve uzun heceler açık ve kapalı hecelere katılarak dili zenginleştirdi. Böylece hem sözlük, hem ahenk bakımından muhteşem bir ifade gücü ve ses mimarisi meydana geldi. İçinde pek çok kelimesi bulunmasına rağmen, ne Arabın, ne Acemin anlayabileceği bu muhteşem dili bin yıl konuşmuş olan bir medeniyetin çocukları olarak, biz artık ‘Konya’da der gibi ‘dünyada’ diyemeyiz; böyle yazsan bile bunu ‘dûnyâda’ diye okuruz. ‘Bayatın’ der gibi ‘hayatın’ diyemeyiz; böyle yazsak bile bunu ‘hayâtın’ diye okuruz. ‘Sararın’ der gibi ‘kararın’ diyemeyiz; böyle yazsak bile ‘karârın’ diye okuruz. Said’in a’sı kısadır, ama Fâik’in a’sı uzundur; onun için ‘kayıp kayık’ der gibi ‘Sayit Fayik’ diyemeyiz. Fayik gibi Rayik’in de hiçbir manası yoktur; ama Fâik ‘üstün’, Râik ‘sade, saf,hâlis’ demektir, sevgili spikerlerim!…

Bazı kimseler, dilimizin 70 yıldır içinde yüzdüğü keşmekeşi âdetâ savunur gibi, ‘Ne yapalım, derler, Türkçenin fonetik imlâsı henüz kesinleşmiş değil ki!.. “Bu savunma, yaptığı hırsızlıkları kahramanlığının belgesi olarak gösteren çingeninkine benzer (Şecâat arz ederken merd-i kıpti sirkâtin söyler). Uzun okunması gereken hecelere şapka konmamışsa, zavallı genç spiker ne yapsın? Bana sorarsanız, ne istiyorsa onu yapsın, ama spikerlik yapmasın! Çünkü, güzel konuşma ile ilgili bütün sanatlar gibi, spikerlik de bir kulak işidir. Osmanlıca kelime ve deyimler, yerlerine çirkin ve bozuk karşılıklar uydurula uydurula 70 yıllık savaş sonunda gündelik kullanımdan düşürülmüştür; ama en azından isimlerimizden hiçbir zaman silinemeyecektir (Türkler çocuklarına Müjgân, Lâle, Nalân vb. isimler koymaya devam ettikleri sürece, Dalan der gibi Nalan da yazsalar, inceltmeli-uzatmalı şekliyle telaffuz edeceklerdir). Bir kimsenin kulak kabiliyeti yoksa, doğru telaffuz konusunda en ufak bir kaygı ve merakı da olmasa, bu ülkede spiker olabilir. Olur ama, elindeki baştan savma yazılmış kâğıda mahkum kalır ve gülünç olmaktan kurtulamaz. “Aman, kim anlıyor ki?” deyip geçmek en kolay savunmadır, biliyorum. Ancak bu, gülünç olmayı mühimsememenin de ötesinde, artık utanmayı da unutmuş olanların savunmasıdır. Ne diyelim?… (7 Mart 1998)

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.