Esendere Kültür ve Sanat Derneği

Muhteşem Osmanlı

10.09.2017
2.019
Muhteşem Osmanlı

Cinuçen Tanrıkorur’un “Biraz da Müzik” adlı kitabından alıntıdır

Osmanlı atalarımızın muhteşem kültüründen öyle gaddarane koparıldık ki, bu yazıya koyduğum başlık kolayca, 18.yüzyılda Batılılar tarafından yazılmış bir romanın, tiyatro eserinin veya orkestra parçasının adı zannedilebilir, sevgili okuyucular. Şimdi size niye böyle bir yazı yazdığımın sebebine geliyorum. 1989’da böbrek nakil ameliyatı olmak üzere Kültür Bakanlığınca ABD’ye gönderilmiştim ya, işte o zaman hastanenin pahalı misafirhanesinden küçük bir apartman dairesine çıkmamızdan iki-üç gün sonra telefonumuz çalmış, hattın öbür ucundaki ses “Merhaba Cinuçen, ben Sebuh, bizim mahalleye hoş geldin” demişti. İstanbul’dayken musiki meraklısı bir terzi olan Sebuh’un medhini duymuş, ama bir vesile olup da tanışamamıştım. “Zeytinyağlı biber dolmasını özlemişsinizdir, bizim Bercuhi güzel yapar, hafta sonu gelin de hasret giderelim” deyip adresini vermişti. Eşimle beraber (tabii udumu da alarak) gitmiş, geç saatlere kadar oturmuştuk; Sebuh’un güzel keman çaldığını önceden biliyordum. Çalıp okuduğumuz bir çok eserde Bercuhi yengenin bize refakat etmesine hem şaşırmış he de büyük haz duymuştum. 91’de Türkiye’ye döndük ama en az ayda bir defa Sebuh’la telefonlaşmadan edemedik. Bu son gelişimde de yeniden mülaki olma saadetini bahşettiği için Cenab-ı Hakka şükrüm sonsuz.

Sebuh’un kim oluduğunu size biraz anlatayım ister misiniz? Sivas’ın Amerikan Koleji mezunu Ermeni öğretmenlerinden Arşak Efendi ile madam Kayane’nin oğlu olarak 1929’da Sivas’ta doğmuş. Erminice ve Türkçeden başka Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce de bilen Arşak Ef.nin, o zaman çıkan La Turquie ve La Republique gibi gazetelerden 25 yıllık çok muntazam bir koleksiyonu varmış (Sebuh ekmeğin karne ile verildiği harp içindeki yokluk yıllarında bu gazetelerden kese kağıdı yapıp satarak harçlığını çıkarırmış). 1915-19 yıllarında tehcirle Ermeni aileleri oraya-buraya dağıtıldığı zaman, aile efradından kalanları bulmak üzere Halep’e gitmişler. Çok güzel Arapçası olan Arşak Ef. oradaki okullarda Fransızca hocalığı yapmış (Sebun bu tehcirin, Osmanlı kültür ve zenaatkarlığının önemli bir ruknu olan Ermenilerin yok edilmesi için Türklerin alet edildiği bir İngiliz oyunu olduğu görüşünde). Babasını erken ölümü Sebuh’a ilkokuldan sonra okuma imkanı vermeyince, o da 12 yaşında 10 kuruş haftalıkla terzi çıraklığına başlamış (1941). Ama babasından geçen aşırı öğrenme merakıyla ne bulursa okumaktan da geri durmamış ( kendisine kütüphanesini açan arkadaşı M.Korkoyan’ı daima şükranla anar). Bu arada “solcu” yayınları izleyenlere o yıllarda pek fazla iyi gözle bakılmadığı için, mesela Marko Paşa, Yedi-Sekiz Paşa vb. gazeteleri almaya gittiğinde, gazete bayii “Arşağ Efendinin oğlu, sen mi okuyorsun bunları?” diye sorunca, “Dükkanda bir müşteri istedi de ona alıyorum” demek zorunda kalırmış.

Musikiyi ve keman çalmasını kendikendine öğrenen Sebuh, herkes 120-130 kira verip radyo alamadığı için Sivas’ta sadece 2-3 kişinin evinde bulunan radyodan biraz müzik dinleyebilmek için can atarmış. 1952’de Amasyalı Nişan Ef.nin kızı Bercuhi’ye talib olmuş. Nişan Ef.İstanbul’dan sürgün edilen ünlü bestekar Giriftzen Asım Bey’in kurduğu saz takımından –onun bestelerini notaya alan- çok iyi bir hanende ve kemani. “Ne iş yaparsın?”ın arkasından “Müzikten anlar mısın?” diye soran kayınpederine “Biraz keman çalarım efendim” cevabını verince,kızı alması zor olmamış. Bercuhi hanımın sesi ve repertuarı babasından geliyor.

Sebuh 1946’da İstanbul’a gelir ve kısa zamanda Beyoğlu’nun hatırı sayılır kadın terzilerinden biri olur. Dükkanı da, başta şair-bestekar Mustafa Nafiz Irmak olmak üzere, Rıza P.Akkoyunlu, Ahmet Çağan, Recep Birgit, Niyazi Sayın ve Necdet Yaşar gibi ünlü edip ve müzisyenlerin mahfeli haline gelir. Zira, klasik musiki kadar klasik edebiyata da meraklıdır ve ezberinde Fuzuli’den, Baki’den Şeyh Galip’ten, Rıza Tevfik, Süleyman Nazif, Neyzen Tevfik ve “rütbe yükseldikçe namus azalır” diyen Eşref’ten, benimkinden on misli zengin bir şiir –ve yine benimkinden çok zengin bir müzik- repertuarı vardır. Bu yüzden, müşterilerinin çoğu edebiyatçı hanımlardır ve kendisine hemen her provada bir şiir getirirler.

Washington’a gittiğimizde Sebuh’un anlattığı hikaye şuydu: Radyoda 30 yıl çalışıp emekli olan bir ses sanatçısına, merakından, “En çok sevdiğiniz makam hangisidir?” diye soracak olmuş. “Nihavend” cevabını alınca üzülmüş (aşırı klasikçiler Nihavend’i Avrupai buldukları için sevmezler), ama bozuntuya vermeyip “Peki, demiş, Nihavend’den hangi eser?”. Beklemiş ki, 30 yılın sanatkarı, en azından bir “Zülfün görenlerin”, bir “Bilmezdim özüm”, bir “Namuradım”, bir “Hala yaşıyor” veya “Dertliyim ruhuma” filan desin… Sanatçı kalkıp da “Ufacık tefeciksin” demesin mi? Başında aşağı kaynar sular dökülmüş Sebuh’un!..

19 yıldır Amerika’da oturan ve Türkiye Büyükelçiliği Basın Bürosunun kasetli telefonundan gazete haberlerini günü gününe izleyen bu Ermeni dost, “Yahu iyi ki geldin, buradaki cemaate Kesi Bağları’nı çalmaktan anam ağlamıştı” deyip, Mustafa Nafiz’in çok az sayıda basılmış olan “Körfezdeki Ses” adlı şiir kitabını hediye eden bir gönül adamıdır (verdiği şiirler üzerine bestelediği klasik Şehnaz Faslı kendisine ithaf edilmiştir). Başka bir gün de kapıdan içeri (Menem ki k’afile-salar-ı karban-ı ğamem / Müsafir-i reh-i sahra-yi mihnet ü elemem / Hakir bahma mene, kimseden sağınma kemem / Fakir-i padşeh-asa, geda-yi muhteşemem” diye, Fuzuli’nin hiç bilmediğim bir müseddesini okuyarak girip, 54 mısralık Mahur Kar-ı Müseddes’i bestlememi sağlayan bir muhteşem Osmanlı.

Amerika’da İngiliz, Fransız, Alman, Türk, Arap, İspanyol yoktur, “Amerikalı” vardır. Aynen “Osmanlı” gibi. Ve bunlar, ırkı-dini-milliyeti-örfleri çarpıştırmayı bir tarafa bırakıp HALİFETULLAH’ın (yani insanın) daha çok sevgi ve düzen içinde nasıl daha uzun ve huzurlu yaşayabileceğini çözmeye çalışırlar. Batı sadece Kanuni’ye muhteşem demedi, Osmanlının kurduğu ırklar ve dinlerüstü medeniyete muhteşem dedi. Önce korktu, sonra taklid etti, sonunda yıktı. Ama Sebuh’ları ve onların yüzlerce yıllık kültür birikimini yok edemedi. Onları biz, sadece bir siyasi yönetim şeklini değil, bütün tarih ve medeniyetiyle birlikte koskoca-gözkamaştırıcı bir ihtişamı yıktığımız için, biz yok ettik. Biz yok ettik.. (2 Mayıs 1998)

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.