Medeni Aziz Efendi (1842-1895)

Medenî Aziz Efendi, 1842 yılında Medine’de doğdu. “Medenî”sıfatı bu nedenden kaynaklanır. Medine’de imamlık ve hatîblik yapan Abdullah Efendi’nin oğludur. Aziz Efendi’nin oğlu Yarbay Dr. Halim Bey’in ifadesine göre, dokuz yaşında babası ile ile İstanbul’a gelerek Fatma Sultan Sarayı başağası Anber Ağa’ya misafir oldular. Aziz Efendi çok küçük yaşında “hıfza”başladığı için güzel bir sesle Kur’an okurken Anber Ağa onu pek beğenmiş ve sarayda alıkoymak istemişsse de babası razı olmamıştı. Medine’ye dönmek ve oğlunu da götürmek için hazırlanırken çocuğu gizleyerek kendisine vermediler. Bunun üzerine büyük bir üzüntü içinde yalnız olarak dönmek zorunda kalan Abdullah Efendi, İstanbul’dan hareketinden kısa bir süre sonra öldü.

Bu olaydan sonra Anber Ağa çocuğu evlat edindi ve yetişmesi için büyük emek harcadı. Bu arada hıfza çalıştığı ileri sürülürse de gelini hıfzını Medine’de tamamladığını , bu nedenle İstanbul’da alıkonulduğunu söylemiştir.

İlk mûsikî derslerini Kuruçeşme’deki Muhsin-zâde Abdullah Bey’in yalısında Kadıasker Mustafa İzzet Efendi’den ders alarak başladı. Mûsikî sanatında biraz ilerledikten sonra, 1863 yılında Fatma Sultan’ın eşi Nuri Paşa’nın konağına imam tayin olundu. “Aradan yıllar geçmişti;bir Ramazan günü Abdülaziz câmiye gelmişti. Hünkâr mahfili altında (Mukabele) okuyan genç bir hâfızın sesi ve okuyuş tavrı dikkatini çekti;kendisini takdir ve taltif etti. Ertesi hafta yine aynı câmiye gelmiş olan padişah, Medenî Aziz Efendi’yi ikinci imamlıkla saraya aldırttı. “Sarayda bulunduğu yıllarda , 1864’den itibaren Lâtif Ağa’nın öğrencisi oldu.

1863’de evlendi ve Ortaköy’e yerleşti. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesinden sonra , kendi isteği ile saraydan ayrıldı. Evi yanınca Beşiktaş’ta Abbasoğlu mahallesine taşındı. Saraydan ayrıldıktan sonra 1878’de Galata’daki “Tütün Gümrüğü”ne girerek sarığını çıkarıp fes giydi. Bu idare 1879’da kaldırılınca “Posta-Telgraf” idaresi muhasebe kalemine atandı. Bundan sonra Şeyhülislam Hayri Efendi’nin aracılığı ile “İlmiye” mesleğine geçti. Bu işinde uzun süre kalamadı;Hayri Efendi ile geçinemediği için eski işine döndü. Sultan II. Abdülhamid döneminde ve Cemaleddin Efendi’nin şeyhülislamlığı sırasında ikinci kez “Mısır Mevleviyeti” pâyesi ile yeniden “İlmiye Sınıfı”na girdi. 1890’da Selânik Mevleviyeti, ölümünden altı ay önce(1894) ise Edirne Mevleviyeti ile taltif edildi.

Aziz Efendi’nin bir de eğitimcilik yönü vardır;çeşitli okullarda çalışmış, hayli öğrenci yetiştirmiştir. 1881 yılında Suphi Paşa’nın zamanında “Neharî Kız Sanayi Mektebi” müdürlüğüne getirildi. 1883’de aynı okulun “Leylî”bölümünü de yönetti. Münif Paşa 1887 yılında “Kız Rüştiye Mektepleri”nin genel müfettişi oldu. Kânunî Âmâ Nazım Bey, Âmâ Ali Bey, Leylâ Hanım başlıca öğrencileridir.

1895 yılı sonbaharı ortalarında hastalanarak aralık ayında Bebek’teki evinde öldü. Eyüb Çürüklük Mezarlığı’na defnedildi. Ölümü ile ilgili olarak Nuri Şeyda Bey şu tarih mısraını söylemiştir:
Hak Aziz’i yevm-i Mahşer’de eder elbet aziz

Medenî Aziz Efendi mûsikî alanında çocukluğundan başlayarak , ölünceye kadar süren geniş, ateşli bir öğrenme ve öğretme yılları geçirmiştir. Oğlu diyor ki, (En çok sevdiği ve âşıkı bulunduğu seçme eserleri her nerede duysa uzak-yakın demiyerek gider, öğrenirdi. )İşte çocukluğundan başlayan bu heves ve sevgi onu günün birinde yaşadığı devrin mûsikî ustaları sırasına geçirdi. Evi bütün mûsikî sevenlere açıktı. Her eseri her isteyene öğretmekte bir an bile tereddüt etmez, usanmaz, yorulmazdı. O devir mûsikîşinaslarından bir kısmının, eser verme ve öğretme husûsundaki hasislikleri düşünülürse, şu hali Aziz Efendi’nin mûsikî hayatında bir meziyet olarak telakki edilmesi icab eder.

Arnavutköy’deki sultan saraylarında saraylı kadınlara, Fethi Paşa ve Atiye Sultan’ın cariyelerine, “Vekil-Vüzera” konaklarına derse giderdi. Duygulu bir bestekâr, iyi bir edebiyatçı, kudretli bir mûsikî hocasıydı.

Aziz Efendi, mûsikîmizin dinî ve lâdinî kısımlarında muhtelif makam ve şekillerde, pek çok sözlü eserler vücûde getirmiştir. Kendisine asıl şöhretini temin eden şüphesiz bu alandaki çalışmalarıdır. Meselâ, şu anda hatırımıza gelen hicaz makamında ve ağır düyek usûlünde,

Yar açtı taze yâre sad-pâreme
Gayrı el çek ey Felek vâkıf değilsin çâreme

güfteli şarkısı ile yine Hicaz makamında ve Türk Aksağı usûlünde,

Ey çerh-i sitemger dil-i nâlâna dokunma
Hicr âlemidir ettiğim efgane dokunma
Ey tiğ-i elem yâreledin cismimi, bari
Cânanıma nezreylediğim câna dokunma

güfteli şarkı, onun en çok sevilen ve dinlenen eserlerindendir. Hele onun seslerle işlenmiş küçük bir minyatür tablo kadar zarif, şu hüzzam şarkısı ne kadar renkli ve güzeldir:

Kerem eyle mestane kıl bir nigâh
Şarab iç süzülsün o çeşm-i siyâh
Bu bezm-i safâdır gel ey rû-yi mâh
Şarab iç süzülsün o çeşm-i siyâh

Medenî Aziz Efendi’nin bestekârlıkta önem ve kıymet verdiği hususlardan biri güfte meselesidir. Mâlumdur ki, bir kısım bestekârlarımız besteleyecekleri güftelerin mâna ve mahiyetlerini hiç de göz önünde turmamışlardır. Muhtelif şekillerdeki bestelerimiz hakkında(Bestesi çok güzel, fakat güftesi nâfile) gibi hükümler halâ ağızdan ağıza dolaşır durur. Bunun sebebi ya bestelenecek güftenin gelişigüzel seçilişinden doğan lâubalilik, bir aldırmazlık, yâhut bestekârın güfte seçişindeki iktidarsızlığıdır. Buna üçüncü olarak hatır ve gönül gayretini de ilâve edebiliriz. Halbuki Medenî Aziz Efendi’nin bestelediği bir çok eserin güftesi onun kendi duygu ve heyecanlarının birer ifadesi olduğu gibi, başkalarının nazmettiği şiirlerin de mâna ve mahiyet özelliklerini kendi kalbine nakşettikten sonra, onlara aynı zamanda melodilerle ifade edilen bir renk, bir ifade verirdi. Hakikaten bestekârlığın en önemli şartlarından biri olan bu uygulamada bütün bestekârlarımızın aynı titizliği göstermesi içten arzulanan bir keyfiyettir.

Aziz Efendi icrakârlıkla da uğraşmıştır. İyi tanbur ve lavta çalarmış, piyano da öğrenmiştir. Kız mekteplerinde piyano dersleri verirdi. Fakat onun en mükemmel icraatı sesi idi. Bildiği bütün eserleri, husûsiyle kendi bestelerini hafif, tatlı, ölçülü sesi, ve kendine mahsus bir tavır ve edâ ile okurmuş. Esasen Aziz Efendi, hanendeliği iki kısma ayırmaktadır. Bir kısmı elleri şakaklarında, gözleri ve şah damarları fırlamış, şişmiş, ağızları çarpılmış, müthiş bir işkence âletinin tazyiki altında kıvranan biçâreler gibi bütün hüner ve marifeti, sesleri kısılıncaya kadar avaz avaz haykırmakta bulanlardır ki, bunların şu lüzumsuz tatsız tuzsuz feryatları, onun kendi tabiriyle(bağırmak ve haykırmak) tır. Diğer kısmı ise, okudukları eserlerin bütün özelliklerini derin bir sanat ve sanatkârlık haz ve zevki içinde ölçülü, muvazeneli bir ses ve tavırla dinleyenlerin kulaklarına, kalblerine âdeta fısıldarlar. İşte onun nazarında asıl okumak ve okuyuculuk budur. Aziz Efendi muhtelif ses cinslerinin tizlik ve pestlik hadleri hakkında edindiği teknik bilgiye dayanarak her okuyucunun her eseri aynı düzenle okuyamayacağı fikrini, pek doğru ve haklı olarak daha o zaman ortaya atmış bulunuyordu. Bir de Aziz Efendi, gazel dediğimiz ve bir ânın hassasiyetini ses ve sözle ifade eden irticalî beste şekillerinde güfteyi melodi üzerinde bölerken, aralarına (Aman, of, hey, ilâh. . . )gibi metrelerce uzayıp giden ve güftenin lâfzı ve mânevi değerini bozan , klişeleştirilmiş kelime yığınlarından fevkalâde çekinir ve bunu konuşma arasında (Efendime söyleyim, şey, falan-filân) gibi yersiz ve lüzumsuz sözlere benzetirmiş.

İşte Medenî Aziz Efendi’nin bilhassa bestekârlık ve okuyuculuk hakkındaki şu fikir ve kanaatinin daha şuurlu ve daha ilmî çalışmasının zamanı çoktan gelmiştir.

Dinî ve dindışı mûsikîmizin bütün inceliklerini kavrayan bir sanatkâr olarak her formda eser vermiştir. İlâhi, Beste, Semai ve Şarkı bestelemiştir. Bilinen eserleri bir beste ile kırk üç şarkıdır.

Dr. Nazmi Özalp, Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Beyâti-Dün gece vaslınla kıldın

Bûselik-Ol meh beni hiç sormuyor

Evcârâ-Taliim bir dem bana yâr olmadı

Hicaz-Ben ne ettim sana bilmem ah felek

Hicaz-Çıkıp arz-ı cemâl eyle bahâre

Hicaz-Ederken ol peri peyker tekellüm

Hicaz-El’aman ey nûr-i didem el’aman

Hicaz-Ey çerh-i sitemger dil-i nâlâna dokunma

Hicaz-Gözüm nûru cânım benim

Hicaz-Dilberân içre menendim

Hicaz-Kaderin ahkâmı kolumu büktü

Hicaz-Kendine niçin emsâl ararsın

Hicaz-Sana ey yar-ı hâl-âgâh

Hicaz-Sen verd-i bahâr-ı hüsn ü ansın

Hicaz-Sevdiğim ince bellidir

Hicaz-Yâr açtı taze yâre

Hicazkâr-Ey gül-i bağı nezaket dil nevaz

Hicazkâr-Vazgeçip nâz ü edâdan daima

Hüseyni-Bahçede gördüm üç güzel

Hüseyni-Değmesin bu yâreme ağyâr eli

Hüseyniaşiran-Civansın sevdiğim hem dilrubansın

Hüzzam-Kerem eyle mestâne kıl bir nigâh

Hüzzam-Ümidim kalmadı ol nev-civandan

Isfahan-Günc-i gamda bimecâlim ey peri şad it beni

Kürdilihicazkâr-Endamı güzeldir gâyet

Mahur-Ol kadar yalvarırım yâr rahmetmez

Mahur Bûselik-Yakan her dem derunüm ah nur-i iştiyâkımdır

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git