Esendere Kültür ve Sanat Derneği

When Are We Going to Zikir Again?

10.09.2017
1.489
When Are We Going to Zikir Again?

Cinuçen Tanrıkorur’un “Biraz da Müzik” adlı kitabından alıntıdır

Bu yazının başlığı “Amerikalının Zikri” veya “Amerika’da Zikir” olabilirdi. Bunun yerine, sadece bir kelimesi Türkçe olan İngilizce bir başlığı neden tercih ettiğimi az sonra açıklayacağım.Irsi böbrek hastalığımın nakil ameliyatını gerektirir duruma gelmesi üzerine, Kültür Bakanlığınca (sayın Namık Kemal Zeybek’in bakanlığı sırasında) 1989 Ekiminde Washington’a gönderilmiştim ve Georgetown Üniversitesi Hastanesinde haftada üç gün dörder saatlik diyalizlerime devam ediyordum. Kasım ortalarına doğru bir gün kapımız çalındı. Uzun boylu iki Amerikalı önce bizim adımızı söyleyip Bob ve Andy olarak kendilerini takdim ettiler, buyurun dedik. Ziyaretlerinin sebebi şuymuş: Eşimin mürşidi Konyalı Mevlevi şeyhi merhum Süleyman Hayati Dede’ye yıllar önce intisab edip Mehmet adını almış olan Andy, geldiğimizi müşterek dostlardan öğrenmiş. Öğrenir öğrenmez de aklına, önümüzdeki 17 Aralık için Claymont’ta bir şeb-i arus töreni düzenlemek fikri gelmiş. Kendisi gibi tasavvuf meraklısı arkadaşı Bob’la bize işte bunun için, hem hoş geldiniz demeye, hem de böyle bir şeyi birlikte yapabilir miyiz diye, sormaya gelmişler. Claymont’un, Washington D.C.’ye iki saat uzaklıkta Batı Virginia’daki Charlestown kasabasında bir çiftlik olduğunu, içindeki muhteşem malikanenin de mesken olarak değil, çeşitli manevi konularla ilgili seminerler için kullanıldığını eşim biliyormuş. Hatta, Süleyman Dede’nin ABD’yi ziyaretlerinden birinde Claymont’ta bir sema mukabelesi yapıldığı için, Mevlevi hırkalarıyla sikkeler dahi mevcutmuş.

17 Aralık günü 50-60 kadar Amerikalının yerde huşu içinde oturduğu, malikanenin büyücek salonlarından birinde, eşimin Mevlana ve Mevlevilik hakkındaki konuşmasının arkasından, Maryland Üniversitesinde etnomüzikoloji doktorası yapmakta olan udi-besteci Münir Nureddin Beken’in kudümü eşliğinde ayini icra ettik ve ilahiler söyledik. Şöminede yanan odunların kibar çıtırtısı dışında, salonda çıt yoktu. Sonra birlikte yemek yendi ve ayrıldık. Bob’la Andy bizi evimize adar getirdiler.

17 Aralık geçmiş, ama tasavvuf meraklısı Amerikalı dostların açlığı bitmemişti. Onbeş günde bir sohbet ve müzik için grup arkadaşlarımızın evinde dönüşümlü olarak toplanmaya başladık. Herkes hazırladığı bir şeyleri getiriyor, sohbetten sonra birlikte yiyiyorduk. Ana dili İngilizce olan eşim bilgi ve tecrübesi dolayısıyla sohbetten sonra zikir yaptırıyor, ben de onlara cumhur kısmında eşlik ettikleri ilahiler çalıp söylüyordum. Hatta, ritimli melodileri daha kolay öğrendiklerini gördüğüm için, Kur’an’dan ilk defa olarak Besmele ile İhlas Suresini onlar için bestelemiştim. Bir gün, bizdeki toplantılardan birinin sonunda vedalaşırken, arkadaşlarımızdan biri (galiba Georgia) “When are we going to zikir again?” deyip herkesi güldürmesin mi? “Bir daha ne zaman zikir yapacağız?” anlamındaki bu cümlenin garip tarafı, İngilizce karşılığı biraz uzunca olan zikir kelimesinin tercümesinin değil, doğrudan doğruya kendisinin kullanılmış ve böylece İngiliz sözlüğüne “to zikir” (zikir yapmak) diye yeni bir fiilin eklenmiş olmasıydı.

Başlarında beyaz örtüleriyle hanımların, eşleri veya arkadaşlarıyla birlikte, yerde iki diz üstünde niyaz vaziyetinde, tertemiz yüreklerindeki derin huşu içinde “Allah hu” dediklerini görmek, insanı uzaklara, ta uzaklara götürmeğe yetiyordu. Bildiğimiz kadarıyla bu insanların hiçbir Müslüman değildi ve batıda böyle bir soru kimseye sorulamayacağı için bilmemize imkan da yoktu (zaten işin o tarafı fazla önemli değildi –ya biri kalkıp cevap olarak “Acaba siz ne kadar Müslümansınız?” diyecek olsa, n’apardık?). Ama her şeyi hristiyan olarak doğup-büyüyüp, hristiyan bir ülkede işleri-güçleri, çoluk-çocuklarıyla o dinin havasında şu kadar yıldanberi yaşadıklarını unutup, kendilerini müzik ve zikrin cazibesine kaptırıp sallanmaları, İslam tasavvufunun gücü kadar, batılıdaki hür iradeye dayalı arayış ve davranış özgürlüğünün de göstergesi değil miydi, kelimenin gerçek demokratik anlamıyla?.. Zikirle, ibadetle, dinle yobazlık arasında uzak-yakın bir ilişki kurulamayacağını (yani din’i yobazlık, yobazlığı din zannetmenin sadece ‘gelişmemişlik’ olduğunu), belki çok uzun yıllar sonra acaba biz de öğrenebilecek miydik?…

Basın mensubu dövmelerin, öğrenci coplamaların, namaz kılıyor diye mensubunu harcamaların, özetle kendi insanına sevgisizliğin ve başkasının inancına tahammülsüzlüğün gitgide azalacağı ve artık hiç geri dönmemek üzere bu ülkeyi terk edeceği yeni yılları görebilmek dileğiyle, hepinize sevgiler sunuyorum. (21 Aralık 1997)

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.