Mahmud Çelebi ( XV.yy )

Mahmud Çelebi Abdülaziz Çelebi’nin oğlu, Merâgalı Abdülkâdir’in torunudur. Mahmud Çelebi hakkında da geniş bilgiye sahip değiliz. XV.yüzyılın sonuna doğru üne kavuştuğu biliniyor. Mûsiki tarihimizde Mahmud bin Abdülaziz bin Abdülkâdir olarak geçer. Sultan II.Beyazıd adına “Makasidü’l Edvâr” adında bir kitap yazmıştır. Kitabın tek nüshası Nuruosmaniye kitaplığında 3649
numarada kayıtlı bulunuyor.

Daha önceleri XVI.yüzyılın fikir ve edebiyat, sanat hayatına kısaca değinmiştik. Bu yüzyılın mûsikişinaslarının hayatını incelemeden önce Türk mûsikisinin durumuna bakmak gerekecektir. Bu yüzyıl gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu’nun en ihtişamlı dönemidir. Üç kıt’aya hükmetmekte, çeşitli kültürlere sahip milletleri imparatorluk çatısı altında bulundurmaktadır. Türk güzel sanatlarının her dalı olgun dönemlerini yaşamaktadır. Çini, Tezhip, Minkâri, Hâk, Sedefkârlık, Halkâri, cildcilik v.b. klâsik sanatlar erişilmesi mümkün olmayan yüceliktedir. Bütün bunlara rağmen Türk mûsikisi açısından bu dönem biraz karanlıktır. Ya günümüze yeterli belge gelmediğinden ya da yüzyıla damgasını vurabilecek sanatkâr yetişmediğinden geniş bilgiye sahip değiliz. Hâlbuki Enderûn yeni kurulmuş bir öğretim ünitesi olarak bütün canlılığı ile yaşıyor, Edirne, Galata, İbrahim Paşa sarayları da bu öğretime yardımcı oluyordu. Böyle olmasına rağmen Enderûn ve sarayların masraf defterlerine pek çok mûsikişinas adına rastlıyoruz.

Çünkü imparatorluk çatısı altında bulunan değişik yörelerde, değişik yönlerde isim yapmış, yetişmiş sanatkârlar İstanbul’a âdeta akıyordu. Anadolu beyliklerinin sarayları ile varlıklı kimselerin konaklarında da bir mûsikişinaslar kadrosu vardı. Osmanlı sarayları zaten iyice kadrolaşmış, sistemli bir şekilde mûsiki öğrenimine geçmişti. Bununla birlikte buna engel olabilecek bazı gelenekler de vardı. Meselâ savaş sırasında, yâni ordu seferde ise saraylarda ve konaklarda mûsiki icrâ edilmezdi. Seferden dönülürken uğranılan her yerleşim merkezinden temayüz etmiş sanatkârlar İstanbul’a getirilir, gerekirse saraya alınırdı. O zamanlar Osmanlı sarayında bu bir gelenekti. Yalnız İstanbul’daki saraylar değil, Anadolu’nun muhtelif bölgelerindeki şehzâdelerin ikâmetine mahsus saraylarda da mûsiki hareketleri vardı. Buralarda isim yapmış olanlar İstanbul’a davet edilir veya götürülürdü. Mûsikişinaslara ne derece önem verildiği saray kayıtlarındaki ücretlerden bellidir. Meselâ 1538-1539 yılında ait bir masraf defterinde haremde görevli sanatkârlara 335 Flori, Enderûn’da görevli sazendelere 250 Flori verildiği anlaşılıyor ki, bunlar o zamana göre küçümsenmeyecek rakamlardır.

Kalitesiz ve meyhâne mûsikisine karşı ilk sınırlama getirilişi mûsiki tarihimizde yine bu yüzyılda olmuştur. Kalitesiz sanat akımları gerçek sanattan anlayanları zaman zaman düşündürmüş, her zaman olduğu gibi bazı yasaklar koymaya zorlamıştır. Dini mûsikimizle Mehter mûsikisinde bu gibi önlemlere rastlanmamış olması tesadüfi değildir. Bu gibi yasakların birincisi Kanuni Sultan Süleyman dönemine aittir. İyi bir şâir ve sanattan anlayan bir hükümdar olduğunu bildiğimiz bu pâdişahın taassub düşüncesiyle mûsikiye böyle bir yasaklama getirebileceği düşünülemez. Hiç şüphesiz bu yasak içkili meyhânelerde icrâ edilen mûsikiye ve içkiye karşıydı. Günümüzde de aynı endişeler zaten vardır.

Kanuni Sultan Süleyman 1555 (H.962) tarihinde içkiyi yasaklamıştı. Dolayısiyle buralarda geçerli olan ve sanat değeri olmayan mûsiki yasaklanmış oldu. Bu durum bir bakıma gerçek bir sanatı koruma amacına dayanıyordu. “Nişancı Tarihi” adı ile bilinen eserin yazarı Nişancı Mehmed şu “seci”li satırları yazmış: “… Gülbang-i erbab-ı çengin sıklıkları dindi. Sâzendelerin sıklıkları sindi. Her biri günc-i gamda çeng-sıfat münhani- kamet oldular. Sine-i pürkinleri hiraşiyde olup her biri bir bucağa sindiler. Sürahilerin boynu vuruldu, Kopuz’ların kulakları buruldu. Tanbur’un kılları kırıldı. Santur’un vuru durduruldu. Nayilerin nefesleri tutulup sineleri delindi. Düşeştarların bağrı delindi. Kemeçeciler ok’un atdı, yayın sattı. Bilcümle harabatilerin hâli harab olup ağızlarına zübab düştü. Şimdi hiçbir fert aheng-i çengi bir kıla almaz oldu.”

Bu yasaklara önce alkış tutan Bâki, sonradan pişman olarak şu beyti söylemiştir:

Bitirdi rüzgâr âyini ayşın bezm-i rindânın
Semâ Çeng ü Nâyü devr-i sâgar devleti döndü.

Gazino, meyhâne mûsikisi Türklere has bir gelenek değildir. Türklerin bu biçim bir mûsikisi yoktur. Bu da Batı hayranlığının, batılılaşmanın çok eski ve çok kötü bir uygulamasıdır. Bu ve buna benzeyen olaylarda iyiyi Batı’ya, kötüyü Doğu’ya yamama anlaşılması güç eski bir kompleksten kaynaklansa gerektir. Hiç düşünmeden, olayın üzerine biraz olsun eğilmeden, kulaktan dolma klişeleşmiş sözlerle hemen kesin bir yargıya varırız. Altmış yetmiş yıl öncesinin Konto’su, yirmi otuz seneden beri uygulanan ve yakınlarda su yüzüne çıkan “Arabesk Müzik”, günümüzde de “Hafif Türk Sanat Mûsikisi” yakın tarihimizin hikâyesi değildir; kökleri XVI.yüzyıla kadar uzanır.

İstanbul fethedildikten sonra bazı semtleri eski özelliklerini korudu. Bunlardan birisi, kesinlikle en önemlisi Galata’dır. İstanbul’un en geç Türkleşen yerlerinden biri olmuştur. Nuruosmaniye kitaplığı yazmaları arasında “Tarifenâme-i İstanbul” adındaki eserde “… Galata, dünyanın işretgâhı ve bezmgâhıdır. Zevk u safâsı darb-ı mesel olmuştur. Her köşesi bir Frengistan mülkünden üstündür. Şarap bezmi oradan gayrı yerde haramdır. Halkı ya şarab içer, ya şarab satar. Herhalde ellerinden kadeh düşmeyen adamlardır. İstanbul’un ne kadar zevk düşkünü kallâş ve ayyâşı varsa melâl ve kılâlı defi için orada saz ve sözü öyle irgürürler ki …” bunlardan da anlaşılacağı gibi meyhâne ya da sohbet mûsikisinin en kötü alışkanlıkları Galata’daki “Tatlısu Frenkleri”nin sâyesinde yerleşmeye o yıllarda başlamıştı. Kanuni bu tehlikeyi sezerek bu kararı onun için vermiş olabilir.

Mûsiki yasağının şarab yasağından ileri geldiğini savunan Avusturya elçisi BUSBECQ’nun aksine Fransız elçisi M. De la FORET gerçekçidir. Kral FRANÇOIS’nın pâdişaha gönderdiği mûsiki heyetinin beğenilmemesini, ülkelerine iâde edilmesini, gitmeden önce sazlarının imhâ edilmesini, fakat sanatkârların gönülleri alınarak hediyeler verilmesini gelişlerinin bu talihsiz döneme rastlamasına bağlar. Pâdişahın bu beğenmediği mûsikinin tutunacağından, moda olacağından duyduğu endişeden kaynaklandığını ileri sürer. Mahmud Ragıp Kösemihal’in şu görüşlerine hak vermemek mümkün değildir: “… Muhakkak olan cihet, İstanbul’a gelen ilk Frenk orkestrasının, ki zamanın Fransız çalgı takımları hiç de ahım şahım bir halde değildi, kötü mûsikiye karşı tedbir alınmış olan bir çağda saraylılarla karşılaşmış olmasıydı. Paris’den gelen kral takımının Galata’daki koltuk meyhânelerinde Frenkleri sızdıran masa şarkıcılarından pek farklı şeyler çalmadığı, aynı mahmur ve gevşek nağmelerle saraylıları mest ettiği Süleyman’ın (sultan) sözlerinden anlaşılıyor..”

“(Mûsikimiz içkisiz olmaz) göreneğinin fetihten sonra bir kısım halk arasında bir hastalık halinde kök saldığı, Galata meyhânelerinden aşılanan kötü alışkanlığın bunda âmil olduğu, mahmur ve gevşek bir mûsiki uslûbunun halk arasında böylece gelişiverdiği ve Kanuni’nin işte bu hali önlemek isteyen bir terbiyeci gibi yasaklık kanunları çıkarmak zorunda kaldığı açıkça anlaşılıyor…”

Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git