Enderûni Ali Bey (1831-1899)

Hanende Ali Bey, Kadıköylü Ali Bey, Enderûni Ali Bey, Kel Ali Bey gibi isimlerle anılan Ali Bey, geçen yüzyılın yetiştirdiğ en büyük ses icracılarından ve değerli bestekârlarımızdan biridir. Sözlü musikimizin geleneksel icrâ tekniğine kendi duyuş ve ifadesini de katarak, bu özellikleri daha sonra gelen icrakârlara aktarmış, ülke içinde ve dışında otuz yıldan çok bir zaman süresince bu sanatın öğrenilmesine çaba sarfetmiştir.

Ali Bey hakkında çeşitli kaynaklarda çelişkili bilgiler verildiği, İstanbul’a gelişi, doğum ve ölüm tarihlerinin bir birini tutmadığı görülüyor. Eski mûsikişinaslardan Dr.Hamid Hüsnü Bey (Kayacan), Temmuz 1948 tarihinde Rûşen Ferit Kam’a yazdığı bir mektupta bu sanatkâr hakkında ayrıntılı bilgi veriyor. Hem babasının dayısı olması gibi yakın akrabalığının, hem de Ali Bey’i dinlemiş ve tanımış olmanın verdiği yetki sebebi ile bu bilgilerin doğruluğundan kuşku yoktur. Adı geçen mektubu biraz sadeleştirerek ve ufak tefek düzeltmeler yaparak bütünü ile sunuyoruz:

“…. Doğum tarihi Rûmi 1246 (M.1831), ölüm tarihi Rûmi 1315 (M.1899)’dir. Ali Bey Kastamonulu bir kadının oğludur ve Tosya’da doğmuştur. Küçük yaşında tedavi olmak ve öğrenim görmek için İstanbul’da bulunan amcası, gümrük memurlarından İzzet Efendi’nin yanına gönderildi. İzzet Efendi, Küçükmustafapaşa’da oturduğundan, yeğenini evinin yakınlarında bulunan bir okula yazdırdı. Ayrıca hastalığının iyileşmesi için gerekli olan tedaviyi yaptırttı.

Ali Bey Afacan ve çok yaramaz bir çocuktu; amcası öğreniminde çok özen göstermişse de başarılı olamadı. O dönemde Sultanahmed civarında (Zaptiye Kapısı) olan bina (Darüleytam) idi. İzzet Efendi bir yolunu bulup çocuğu buraya kaydettirdi. Ali Bey burada her gün ezan okurdu. Orada oturan ve Bâb-ı Âli’de yüksek mevkide bulunan bir kişi, civardan geçerken ezan okuyan Ali Bey’i duymuş; hemen Darüleytam müdürü ile görüşerek bu çocuğun Enderûn’a kaydı için velisine sorulmasını istemişti.

Amcası yeğenini görmeye geldiğinde durum kendisine anlatılınca, (okusun da nasıl okursa okusun) demişti. Bunun üzerine (Vükelâdan) olan bu kişi Dellâl-zâde’ye bir mektup gönderdi ve çocuğun kabulü için ricada bulundu. Dellâl-zâde ise (Burası mahalle mektebi değildir) gerekçesi ile reddetti. Bunu bir izzetinefis meselesi yapan adı geçen kişi, o dönemin sadrazamı olan Reşid Paşa’ya başvurarak bir yazı ile Ali Bey’i Enderûn’a aldırttı. Ali Bey’i gören Dellâl-zâde (Sen ne yaparsın? Ne okursun?) diye sormuş. Buna karşılık Ali Bey de ezan okuduğunu söylemiş. Dellâl-zâde ezanı başka zaman dinleyebileceğini, daha başka bir şeyler bilip bilmediğini öğrenmek istediğini söylemiş; buna karşılık Ali Bey de (Mâni okurum efendim!) demiş ve bir mâni okumuştu. Dellâl-zâde Ali Bey’in sesinin güzelliğine ve okuyuşuna hayran olarak yetişmesine özen göstermiştir.

Birkaç sene sonra hocası onu, daha 13-14 yaşlarında iken, sarayda on beş günde bir yapılan bir fasla götürdü. Fasıl arasında bir (Mâni Havası) çalındı ve Ali Bey bir mâni okudu. Mâni bitince Sultan Mecid paravanın arkasından çıkarak, Dellâl-zâde’ye okuyanın kim olduğunu sordu. O da (Ali Bey kulunuz) diyerek çocuğu gösterdi. Sultan Mecid, Ali Bey’i kolundan tutarak paravanın arkasına götürdü. Kadınlara (Kaçmayın!) dedikten sonra, Ali Bey’i onlara göstererek (İşte insan şeklinde bir bülbül!) dedi. Padişahın bir işareti üzerine bir atlas kese içinde yirmi altın verildi. Keseyi boynuna yerleştiren çocuğa padişah, neden keseyi sakladığını sordu. Ali Bey de (Çalmasınlar diye) karşılığını verdi. Bunun üzerine Abdülmecid, (Git bir daha oku; çalarlarsa bir kese daha vereceğim) dedi ve Ali Bey bir mâni daha okudu.

Saraydan izinli çıktığı bir gün pek heves ettiği bir keman aldı. Bir ders sırasında arkadaşlarından biri, Ali Bey’in keman çaldığını hocasına söyledi. Dellâl-zâde kemanı getirmesini söyleyerek çaldırdı. Hiçbir ihtarda bulunmadan kemanı elinden aldı ve yere koyarak bir tekmede parçaladı; (Senin yalnız okumanı istiyorum, çalmanı değil!) dedi. Buna çok kırılan Ali Bey Enderûn’dan kaçmaya teşebbüs etti. Pek sevdiği ve saydığı arkadaşı Hacı Faik Bey buna engel oldu. Dellâl-zâde’nin ölümünden sonra Ali Bey ve Hacı Faik Bey Enderûn’dan ayrıldılar.

Ali Bey saraydan ayrıldıktan sonra evlenerek Kadıköyü tarafında oturdu. Bundan sonra Zeynep Kâmil Hanımefendi tarafından, ayda yirmi altın aylıkla, kalfalara mûsiki hocası olarak alıkondu; bu hizmeti otuz yıl kadar sürdü. İki kez Mısır’a gitmiştir. Mısır’a ilk gidişi şu şekilde olmuştur; Hıdıv İsmail Paşa, Zeynep Hanımefendi’nin konağında kendisini pek beğenerek Mısır’ a davet etti. İlk gidişinde yanına kimseyi almayan sanatkâr, ikinci davette Kemani Kirkor, Tanburi Kris, Kanuni Garbis Efendi ile Lavtacı Andon’u da birlikte götürdü.

İkinci gidişinde Hıdiv’in Türkçe kâtiplerinden, adını şimdi hatırlayamadığım birisi, bestelemesi için bir güfte verdi. Ali Bey de (Derdimi arz etmeğe ol şûha bir dem bulmadım) güftesini hicaz makamından bestelemiş, güfte sahibi de hediye olarak dört yüz altın vermişti.Bu zatı çekemeyen bir başkası Ali Bey’e başvurarak, bu şarkıyı kendi şiirine göre düzenlerse bin altın vereceğini söylemiş. Bunun mümkün olamayacağını, eğer isterse şiirine başka bir beste yapabileceği karşılığını almış; böylece Suznâk makamından (Aşkınla yanmaktadır can ü tenim) şarkısını bestelemiş. Yine bir gün Hıdiv İsmail Paşa, Ali Bey’in yeni bir şarkı yapmasını ve fasılda okumasını rica etmiş. O da bunun için güfte ve ilhamının olmasının gerektiğini söylemiş. Bir süre odasında dinlendikten sonra, eski bir evcâra şarkının (Ol hilâl ebrû gâm ile sinemi meşhûn eder) güftesini hatırlayarak karcığar makamından bestelemiş; bundan çok hoşlanan paşa dörtyüz elli altın vermiş.

Mısır’dan döndükten sonra Kuşdili’nde oturmak için bir ev, Feneryolu’nda iki dönümlük bir bağ, bir köşk aldı; Kadıköy Bitpazarı’nda altında kahvesi bulunan bir bina yaptırdı. Yine aynı civarda başka bir bina satın alımıştı.

Ali Bey herkesi teşhir edebilecek ve her perdeye yetişebilecek bir sese sahipti. Okuma tavrı ve hançeresi çok kuvvetliydi. Özellikle (Şed) yollarında olağanüstü ustalığı vardı. Size bu konuda bir misal vereyim: Kızkardeşimin çocuğuna ud dersi vermeğe gelen Fenik Efendi adındaki bir kişi Pekmezoğlu tarlasındaki evine beni davet etmişti. Evinin bitişiğinde Kemani Tatyos Efendi’nin oturduğunu söyledi. Davetinin kabul ettim. Bu münasebetle Tatyos Efendi ile tanıştık, dostluk kurduk. Ali Bey’in babamın dayısı olduğunu söylediğim zaman çok memnun oldu ve onunla ilgili bir hatırasını anlattı. Sultanahmed’de bir düğüne davet edilmişler. O düğüne tesadüfen Ali Bey de gelmiş. Tatyos Efendi şöyle devam etti:

-Ben şahsen Ali Bey’le taksim etmeyi candan istiyordum. Uşşak faslı yapılıyordu… Ali Bey taksime başladı. Zemini bitirdikten sonra meyanda başka başka sesler çıkıyordu. Ben perdeyi kaybettiğimi sandım. Makamı ihtar edince işaret parmağını kaldırarak.

-Dikkat et! Ne yapıyorsam onu icrâ eyle! Kemanı başına paralarım. Dedi. Dikkat ettim çeyrek ve yarım perdeler üzerinde hareket ediyor, çok güzel bu şekilde karar veriyordu. O zaman anladım ki Ali Bey herhangi bir mûsikişinas değildi; kalktım elini öptüm.”

Bu mektuptan da anlaşıldığı gibi, küçük yaşında babası ölünce İstanbul’a gelen Ali Bey Gülcemal okuluna okurken iyi bir rastlantı sonucu saraya alınmış, otuz dokuz yaşında ünlü bir sanatkâr olarak saraydan ayrılmıştır. Çok hareketli bir ömür sürmüş, yaşadığı sürece aranmış ve takdir edilmiş. Büyük paralar kazanmasına rağmen tutmasını bilememiş, geçimini sağlamak için evinin eşyalarını satmış, son yıllarını sıkıntı içinde geçirmiş, meraklılara az bir ücretle ders vermek zorunda kalmıştır. Hayli öğrenci yetiştiren Ali Bey, 1899 yılında, Kuşdili’ndeki evinde 68 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ölümü üzerine temyiz reisliğinden emekli Bahaddin Bey şu şiiri söylemiştir:

Neş’e-sâz-ı meclis-i rindâne-i şevk u tarab
Pir-i hoş-meşreb Ali Bey mûsiki kâr-ı benâm
Kalb-i âgâhı karargâh-ı Nevâ-yı Sûznak
Nağme-i âh-ı dil-i yârâna zevk-efzâ-yı câm
Evc âgâz ettiği dem perde-i Uşşâk’dan
Zühre eylerdi def-i gerdûn ile raksa kıyâm
Görmedi devr-i tarabda zâtına bir peşrev
Gelmemiş böyle usûlü âşina üstâd-ı tâm
Savtına dem beste olsun bülbül-i bağ-ı İrem
Verdi âhir kâr fasl-ı ömr-i fâniye hitâm
Âh kim âheng-i sâz-âsâ bozuldu bezmimiz
Bir tarabgâh-i muhabbet var mı kalmış berdevâm?
Nakş olunsun kabrine tarih-i menkûtun Bahâ!
Tuttu hânende Ali Bey evc-i Firdevsi makâm (H.1315)

Ali Bey hayatı ve sanatı boyunca çağdaşı olan sanatkârlarca çok kıskanılmış, sesinin bozulması için türlü hilelere başvurulduğu ileri sürülmüştür. Zeynep Hanım Konağı’nda bulunduğu yıllarda, çok güzel Lavta çalan Mihriban Kalfa’ya eşlik edermiş. Özetle Ali Bey, zamanının en parlak sesli hanendelerinden biriydi. Sesle taksim demek olan gazel okumakta şaşırtıcı bir ustalığı vardı. Mâni okumakta eşsizdi. Ahmed Rasim Bey bir hatırasında, “Bence en iyi mâni okuyanlardan biri meşhur mûsikişinaslardan hanende Ali Bey merhumdu” diyor. Bu da onun mâni okumaktaki ustalığının, başarısının anlayışlı, yetkili bir kalemden çıkmış bir belgesidir.

Günümüze kırk kadar şarkısı gelen Ali Bey kır sakallı, uzun boylu, şişmanca tipli bir kimseymiş.

Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Ferahnak-Ey hüdavend-i atâ bahş-i cemi-i bikesân

Hicaz-Aşık oldum yavrucağım yüzüne

Hicaz-Derdimi arz etmeye ol şuha bir dem bulmadım

Hicaz-Eyledin şeyda beni

Hicaz-N’olsun bu kadar ah ü figan gönül

Hicaz-Sen kânı kerem

Hicazkâr-Aşıkın sermayesi feryadı imiş

Hicazkâr-Ol kaşı keman

Hüseyni-Hiç eser etmez mi figanım felek

Hüseyni-Kan ağlayarak sevdiceğim

Hüseyni-Mutrib kerem et meclisi mestane

Karcığar-Aldın dili naşadımı

Muhayyerkürdi-Cana tesir eylemişti yareler

Uşşak-Affeyle günahım n’olur ey şuh pesendim

Uşşak-Aşkın ile bülbül gibi artmaktadır ahım

Uşşak-Bi rahmü vefa sen gibi

Uşşak-Sen ey serv-i revan ruhsar-ı gülgün

Uşşak-Sen melâhat milkinin

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git