Tanburi Büyük Osman Bey (1816-1885)

Tanburî Büyük Osman Bey, 1816 yılında İstanbul’da Tophâne civarında doğdu. Tanburî Numan Ağa’nın torunu, Zeki Mehmed Ağa’nın oğludur. Henüz sekiz yaşında iken Enderûn’a alındı. Bu alınışın hikayesi şöyle olmuştur; “…Sene 1240 (M. 1824) işbu zilkade ayının 28. gününe tesadüf eden cumartesi günü Padişah II.Mahmud Çinili Köşlü’ne teşrif ve ağaları taltif maksadıyla, topunun top oynamasını teklif buyurduklarında, ağalar ikiye ayrılıp aralıkta alay karşıya geçeceği zaman, çağırılacak şarkıyı çağırmaya huzurda hazır bulunan musahiplerden Tanburi Zeki Ağa’nın oğlunun sadasının ala olduğunu medhu sena ve şarkıyı (Bizim mahdum okusa) dediğini istihza ettilerse de oyunun sonunda mahdumunun çavuş mülazımı olmasını reca ile (Bizim rızkımız çalıp çağırmak iledir) diyerek her tarafa iltica etmeğin çocuğun sadası, hanende edası değilse de babası meyus olmasın için çavuşlara mülazım ve hanendelere müdavim oldu. Osman Bey Enderûn’da bir taraftan muhtelif bilgiler, diğer taraftan da zamanın mûsikî ustalarından mûsikî ve tanbur çalmasını öğreniyordu.

Oğlunun Enderûn’a alınmasında ısrarlı olan Zeki Mehmed Ağa, tanbur öğretmedeki isteksizliğini burada da göstermiş, oğluna ders vermemiştir. Osman Bey, Enderûn’da bulunan diğer tanburîlerden istifade etmekle birlikte, sazını kendi gayreti ile ilerletti. Rifat Bey, Hâşim Bey gibi ses ustaları ile fasıllara katılıyordu. “. . . İlk zamanlarda şöyle böyle bir hanende fakat daha ziyade iyi bir tanburî olmaya çalışan Osman Bey, babasının ölümünden sonra tamamen ve münhasıran sazı ile meşgul olmuş ve herbiri en nefis saz eserlerinden olan peşrevlerini bu zamanlarda bestelemiştir. Abdülmecid’in son senelerinde sersazende olan Osman Bey, bu vazifesini Abdülaziz zamanında da muhafaza ederek sarayda yapılan incesaz fasıllarına , tanburu ile iştirak ederdi. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’ye karşı duyduğu muhabbet ve iştiyakın verdiği heyecanla, mevlevihânelerin hemen hemen hepsine ve bilhassa Cuma günleri Kulekapısı Mevlevihânesi’ne muntazaman devam ederdi. . ”

Öğrendiği tanbura daha sonra “Kendi kabiliyet ve istidadının orijinalitesini de ilave ederek, babasının tavrına daha renkli bir tavır vermiştir. Tarihçi Ata Bey’den naklen verilen bilgilere göre çok nüktedan, güler yüzlü, zarif bir kimseymiş. Bu sebeple her mecliste aranır, sevilir ve sayılırmış. “…Osman Bey hassas bir kulağa sahipmiş. Tanburun iki telinden birinde gayet hafif bir uyuşmazlık sezse derhal telin birini koparır atar ve sazını tek tel ile çalarmış. Eserlerini değiştirenlere, nağme ilave edenlere çok kızarmış. Hattâ bir gün bir yerde, Uşşak peşrevinin teslimine geçilecek kısmı biraz değişik çalmaya kalkan bir kânuniyi dövmeye bile kalktığı rivayet olunur. ”

Osman Bey 1885 yılında , uzun zamandan beri çekmekte olduğu bir göğüs hastalığından öldü;Yahya Efendi Dergâhı mezarlığına defnedildi, üç erkek bir kız çocuğu olmuştur.

Bir bestekâr olarak”. . . Söz mûsikîsine ait bazı eserler bestelemişse de, onun asıl şahsiyetini temin eden eserleri, cidden nefis ve üstadâne olan peşrev ve saz semailerindedir ki bu çeşit eserler Osman Bey’i kabiliyet ve istidadının son tekâmül merhalesine eriştirmiştir. Eski bestekârlarımızdan bir kaçının bu yoldaki eserleri istisna edilirse, geriye kalan peşrevler mükerrer ve uzun parçalar, hatırda tutulması zor ve karışık bir uslûbla bestelenmiş ve bir peşrevin hânelerinde muhtelif usûllere yer verilmişti. İşte Osman Bey bu hâlin daha derli toplu hâle getirilmesine çalışmış, hakikaten bu çeşit eserlere yeni, sade ve güzel bir istikamet vermeye muvaffak olmuştur. Osman Bey’in peşrevleri gerek ses ve gerek usûl bakımından çok muvazeneli ve ölçülüdür. Çoğu devrikebir usûlünde olan bu eserler, saz mûsikîsi repertuarımızın birer şaheseridir diyebiliriz. Osman Bey eski peşrevlerimizi şiddetle tenkîd edermiş;bunlar arasında yalnız Gazi Giray ‘ın Hüzzam Peşrevi’ni fevkalâde beğenir, takdir eder ve bu peşrevden bahsedildiği zaman (Sehl-i mümtenidir;tanziri kabil değildir) dermiş. Hattâ Hüzzam Âyin için bu makamdan devrikebir usûlünde bir peşrev bestelemesini rica edenlere (Gazi Giray’ın Hüzzam Peşrevi varken, ben o makamdan başka peşrev yapmaya teeddüb ederim)diye özür dilermiş. Fakat, Galata Mevlevihânesi şeyhi Âtaullah Efendi’nin ısrarı ile sık sık dinlediğimiz hüzzam peşrevini vücûde getirmiştir ki, eserleri içinde zoraki bir gayretle yaptığı ve diğerleri kadar muvaffak olamadığı eseri budur.

Santurî Ziya Bey’in Neyzen Aziz Dede’den naklen verdiği bilgiye göre, Sultan II. Abdülhamid’in baskılı yıllarında Veled Çelebi bir süre İstanbul’da ikamete zorlanmış ve bu sıralarda Kulekapısı Mevlevihânesi’nde oturmuştur. Burada dönemin mûsikîşinasları toplanır, âyin icra edilirmiş. Veled Çelebi bir gün Osman Bey’e diğer eserlerine ek olarak sûznâk, rast ve saba makamlarından birer peşrev bestelemesini rica etmiş. Osman Bey de Benli Hasan Ağa’nın rast, Tanburî Emin Ağa’nın sûznâk peşrevleri olduğu için bağışlanmasını istemiş. Saba peşrevi için “Oğlum Aziz! Bir peşrev için aylarca, senelerce uğraşırdım;fakat saba peşrevini Hazret-i Pîr’in aşkiyle bir ayda tamamladım”dermiş.

Osman Bey için bir saz ve söz eseri bestekârı, özellikle peşrev bestekârıdır denebilir. Saz semailerinde peşrevleri kadar başarılı olmadığı kabul edilir. Zaten saz semaileri babasının ve başka bestekârların peşrevleri için istek üzerine bestelenmiştir. Elimizde on altı peşrev, onbir saz semaisi, yirmi beş kadar şarkısı bulunmaktadır.

Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Acemaşiran-Nazırın gelmemiş asla cihâne

Acembûselik Bilmem nedir ey gül-izâr

Acembuselik-Ne yapsam ol  cefakâre inanmaz

Beyâtiaraban-Gönlüm aldın gösterip rûyi vefa

Hicazkâr-Gül yüzünü seyredip can ile sevdim seni

Nihavend-Vâdinde ey şuh-i melek

Nühüft-Gonce-i nev hizveş açılmak istersen eğer

Rast-Bir can ile sevdim seni

Revnâknüma-Dil sevdi sen şuhi seni

Tarzınevin-Ey dilber-i işvenümâ

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git