Abdülkâdir Töre (1873-1946)

Seyyid Abdülkadir Töre 1873 yılında Türkistan’ın Kaşgar şehrinde dünyaya geldi. Babası son Kaşgar emiri,değerli bir ilim adamı, sanatkâr ve politikacı Yakup Han’dır. Yakup Han 1878 yılında elçi olarak İstanbul’a geldiği zaman Abdülkadir Töre beş yaşındaydı. Cerrahpaşa Camii sokağındaki sekiz numaralı evi satın alarak İstanbul’a yerleşen aile daha sonra Hindistan’a gitmişse de, bu ülkenin iklim şartlarına uyamadıkları için geri İstanbul’a dönmüşlerdir. İlkokulu Hindistan’da okuduktan ve İstanbul’a geldikten sonra orta öğrenimini Yusufpaşa Rüştiyesi ile Davutpaşa İdâdisi’nde tamamladı. Ünlü Tarihçi Abdurrahman Şeref Bey’in müdürlüğü zamanında iki yıl kadar Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (Mülkiye Mektebi’ne)devam etti; bitiremeden ayrıldı. İlk memuriyeti Dahiliye Nezareti Mektûbi Kalemi’ndedir. Daha sonra uzun yıllar Hariciye Nezareti Müracaat Kalemi’nde çalışarak buradan emekli oldu. Babasını görmek için 1891 ve 1894 yıllarında iki kez Hindistan’a gitti.

1914 yılında Darülbedayi açıkdıktan sonra “İlmi Heyet” te çalıştı. Burada mûsiki nazariyatı okuturdu. Son görevi Darüşşafaka Lisesi mûsiki öğretmenliğidir. Tanburi Cemil Bey’in ölümünden sonra Darülbedayi’de “Sersazende” oldu. İstanbul’daki orta dereceli okullarda mûsiki müfettişliği yaptı. Ülkemizde Türk Mûsikisi’ni günün ihtiyaçlarına göre bir sistem içinde öğretecek bir okulun varlığına inananlardandı. Bu ihtiyacı görmüş, böyle bir okulun açılmasını gerekçeleriyle birlikte bir “ lâyiha” şeklinde Maarif Nezareti’ne vermişti.Bu başvuru bir köşeye atılarak bekletilirken, Almanya’dan bir mûsikişinaslar grubu gelmiş, İstanbul’da konserler vermiş ve beğenilmişti.Buna karşılık olarak Zeki Üngör başkanlığında bir Türk heyeti de Almanya’ya giderek konserler vermiş, pek beğenilmemiş, dinleyiciler ısrarla Türk Mûsikisi’nden örnekler istemişlerdi. Bu haberler İstanbul’a ulaşınca daha önce verilmiş olan “lâyiha”yı akla getirdi.Böylece ” Darülelhan” kurulmuş oldu. Abdülkadir Töre burada da görev yaptı.

1907 yılında ressam Sabri Bey’in kızı Zekiye Hanım’la evlendi; bu evlilikten bir kızı, bir oğlu oldu. Oğlu çok küçükken ölmüştür. Kızını da mûsikişinas olarak yetiştirmiş, kimyager Mazhar Tabur ile evlendirmişti. Damadının “Maden Tetkik Okulu” müdürü olduğu sıralarda Zonguldak’a gitti; orada hastalanarak İstanbul’a döndü. 27 Ağustos 1946 tarihinde evinde, saat sabaha doğru beşte yetmiş üç yaşında öldü. Aynı gün Eyüpsultan’daki aile mezarlığında toprağa verildi.

Mûsiki çalışmalarına on iki yaşında iken Halit Bey ile Sadi Işılay’ın babası İsmail Efendi’den ders alarak başladı. Dahiliye Nezareti’nde çalıştığı yıllarda, aynı nezarette çalışan Hacı Nafiz Bey’den pek çok durak ve ilâhi öğrenerek dini mûsiki repertuvarını genişletti. Hacı Kiram Efendi’den elde etti. 1899 yılında Kemani Tatyos Efendi’den, daha sonra Kemani Kirkor’dan keman dersleri aldı. Batı Mûsikisi ve Batı tekniği ile keman çalma hocası Albert Braun’dur.

Sanat hayatının büyük bir bölümünü müzikolojiye hasretti. Büyük bir emek sarfederek mûsikimizin inceliklerini bilimsel bir temele oturtmaya çalıştı. Mûsiki çalışmalarının yanı sıra, çağının ilim adamlarının derslerine devam ederek, tasavvuf konusunda bilgisini derinleştirdi. Bütün çalışmaları süresince sabırlı bir gayretle oldukça zengin bir nota koleksiyonu vücude getirdi. Özellikle dini mûsikimiz açısından çok değerli ve nadide eserlerin bulunduğu bu koleksiyonda yüzlerce ilâhi ve duraktan başka Nayi Osman Dede’nin ünlü Mir’aciye’sinin en sağlam notasının bulunduğu söylenir.

Uzun uğraşmalardan ve eski nazariyat kitaplariyle yayınlanmış diğer eserleri inceledikten sonra, altmış sekiz yaşında iken bir nazariyat kitabı yazdı; fakat eserini bastırmadı. Bu eserde Türk Mûsikisi’nin tonal sistemini fiziksel ve matematiksel olarak açıklamaya çalıştı; makamlarımız ve usûllerimiz hakkında değişik yorumlar getirmek istedi. Ses sistemimiz hakkında, bugünkü görüşlere uymayan açıklamalar yaptı; meselâ, perde sayısını 41’e çıkardı. Ayrıca Batı Mûsikisi ile karşılaştırmalar yaparak yeni değerlendirmeler ileri sürdü.

Abdülkadir Töre,isteklilere bir çıkar göstermeden mûsikimizi öğreten kimselerdendi. 1918 yılında Cerrahpaşa’daki evinde açtığı “Gülşen-i Mûsiki Mektebi”nde dokuz yıl süre ile çok öğrenci yetiştirdi. Çeşitli hayır kuruluşlarının yararına konserler vererek İstanbul halkının beğenisini kazandı. Bir hoca olarak pratik bir yol izler, kısa sürede öğrencilerinin yetişmesini sağlardı. Altmış yıla yaklaşan sanat hayatında, bütün gerçek sanatkârların şaşmaz bir alın yazısı gereğince, yeteri kadar ilgi görmedi, çalışmalarına yardım edilmedi.

Türk Mûsikisi alanında ilk kez “Usûl-i Tâlim-i Keman” adında keman metodunu yazan adamdı. 1910 yılında yazdığı bu kitabı 1920 yılında basılmıştır. Yardım sever, nazik, çelebi mizaçlı, çalışkan, bu özellikleriyle mûsiki sanatımıza değerli katkısı olan bir kimseydi.

Bestekâr olarak da önemli bir yeri vardır. İlâhi, durak, peşrev, saz semâisi, beste, ağır semâi, yürük semâi, şarkı olarak iki yüzden çok eser vermiştir.

Abdülkadir Töre’nin büyük formlardaki eserlerinde beste uslûbumuzun gelenekleri, melodi-ritm ve makam olarak en güzel şekilde ifade edilmiştir. Bilhassa şevk u tarab makamındaki eserler bunun en canlı örnekleridir. Bu makamdaki peşrev, beste, ağır semâi ile dört şarkısında kendine mahsus bir ifade ediş özelliği vardır. Çoğu küçük ve raksan usûllerle yapılmış olan bu eserler şarkı besteciliğimizin güzel örneklerinden olarak gösterilebilir.Bu eserlerden yirmi sekiz dini, altmış kadar söz eseri, on tane de saz eseri kalmıştır. Beste ve şarkı formunda on iki kadar eseri biliniyor. Sözleri Muallim Naci’ye ait olan “Turrâ-i sevdâ-penâhım dillerin kullâbıdır” mısraı ile başlayan karcığar şarkısını hocası Hüseyin Fahreddin Dede çok beğenir ve sık sık okuturmuş.

Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Acemaşiran-Bir an ayrılmaz gönül sevdâ-yı zülfünden senin

Acemaşiran İlâhi-Ey ki esrâr-ı nihân-râ  rûz u şeb der cüst ü cüst

Acemaşiran İlâhi-Mürşide hak diyen kişi

Acemaşiran İlâhi-Sözüm sirâyet etse bu nefs-i nâ-murâda

Acemaşiran-Korkmaz sönmez bu şafaklarda

Acemaşiran-Seyri gülşen vaktidir

Acemaşiran-Süzerken çeşmini öyle

Acemkürdi İlâhi-Muhammed Mustafa’nın nesliyim ben

Acemkürdi-Onbir aylık yoldan gelir

Bestenigâr-Gönül çeşm-i nigârın müptelâsı

Bestenigâr İlâhi-Acı yâ Rab şu müslüman eline

Bestenigâr-Bezm-i akdes meskenindir yâ Hüseyin İbn-i Ali

Bestenigâr İlâhi-Gözü dünya mı görür

Bestenigâr İlâhi-Yine firkât nârına yandı cihan

Evç-Naz etme gel ey gonca fem

Evcârâ-Dağ-dar etdin beni ey nevcivan

Ferahnâk-Kolumu boynuna zülfün gibi yandan dolayım

Hüseyni-Bir peri-simâyı andım dilfikâr oldum yine

Hüseyni İlâhi-Evliyânın ser-bülendi asfiyânın ekmeli

Hüseyni İlâhi-Ey aşık-ı sâdıklar

Hüseynikürdi İlâhi-Pertevi nûri hüdâsın yâ hüseyni

Hüzzam İlâhi-Doğdu ol sadr-ı  risâlet

Hüzzam İlâhi-Ey bülbül-i şeydâ yine efgâna mı geldin

Hüzzam İlâhi-Eyâ şah-ı serir-i ıstıfâ ol  rütbe ekremsi

Hüzzam Taksim

Irak İlâhi-Âlemlerin sultanı inâyet eyle bize

Sabâ İlâhi-Rehber-i kâfile-i isr-i Nebiyy-i Medeni

Sabâzemzeme İlâhi-Yâ Rab bana derdin ver asla derman gerekmez

Segâh İlâhi-Yine firkât nârına yandı cihan

Şehnazbûselik-Başladın ağyâr ile ünsiyyete

Şenhazbûselik-Gönlümü cezbeyleyen hep çeşm-i sehhârın senin

Şevkutarab-Dil ki olmuş müptelâ-yı zahm-ı hicrân inliyor

Şevkutarab İlâhi-Doğdu ol sadr-ı risâlet bastı arş üzre kadem

Şevkutarab-Lâl-i can-perver mi yâhut sagâr-i sahbâ mıdır

Şevkutarab Peşrev

Şevkutarab Saz Semaisi

Şevkutarab-Turrâ turrâ sanma ruhsârında kâkül devşirir

Şevkutarab-Zülfünün dil-beste’siyem  gördüğüm günden beri

Tebriz İlâhi-Derdimin dermânı sensin yâ Muhammed

Uşşak Çiftetelli

Yegâh İlâhi-Her yeri hüsnün gülistân eylemiş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git