Kantemiroğlu (1673-1723)

Musiki tarihimizde “Kantemiroğlu” adı ile tanındığı için, başlık olarak bu adı kullandık. Osmanlı İmparatorluğu ile Batı kaynaklarında adı Boğdan Prensi, Boğdan Voyvodası, Küçük Kantemiroğlu, Ulah Beyi, Cantemir olarak geçer. Asıl adının Latince yazılışı Demitrius Cantemir, Avrupa literetütünde ise Dimitrie Cantemir’dir. Türk Tarihi ve Türk Sanatı açısından çok önemli eserler vermiş olan bu ilim ve sanat adamı, ülkemizde XX. yüzyıl başına kadar pek bilinmiyordu. Eski tarihçilerimiz yanlış bilgiler vererek hep politikacılığı üzerinde durmuş, bilimsel yönü üzerinde hiç durmamışlardır. Oysa Kantemiroğlu’nun Osmanlı Tarihi ile ilgili olan önemli eseri, oğlu Antioch’un Rusya’nın Londra elçisi olduğu sıralarda “Osmanlı İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi” adı altında, İngilizce ve kısaltılmış olarak bastırılmıştı. Bundan başka yüzyılımızın başına kadar bazı Batılı araştırmacılar Dimitrie Cantemir’in çeşitli yönlerini ele alarak tanıtmaya çalıştılar. Daha sonra Fransızcaya çevrilen bu kitabı dolayısıyla ülkemizde de tanınmaya başladı. Rauf Yekta Bey ve Bedi Mensi (H.Sadeddin Arel) olmak üzere Şehbal adındaki dergide yazılar yayınlanarak, özellikle musikişinaslığı üzerinde duruldu. 1973 yılında AIESEE (Güney Doğu Avrupa İncelemeleri Derneği) adı geçen eserden seçmeler yaparak “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi” adı altında İngilizce olarak yayımladı. Yine aynı yıl içinde UNESCO MİLLİ KOMİSYONU “Dimitrie Cantemir” adındaki eseri çıkarttı. Zaten son yıllarda Romanya’da, hakkında geniş çapta araştırmalar yapılmıştı.

Hayat Hikayesi

Kantemiroğlu’nun soyunun Cengiz Han’a dayandığı ileri sürülür. Han Mirza Kantemir’in oğlu alan dedesi, sonradan Hristiyan dinini kabul ederek Teodor adını aldı. Bazılarına göre ise Tatar’ların Nogay boyundan olan bir köylü ailesindendir. Costantin Cantemir’in yani baba Cantemir’in iki oğlunun küçüğüdür. Babası Moldova tahtına oturmadan önce, Boğdan valisi iken 26 Ekim 1673 tarihinde Yaş’da (İaşi’de) doğdu. Constatin Cantemir Voyvoda olduğu zaman Dimitrie Cantemir on iki yaşındaydı. O yıllarda Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan anlaşma gereğince önce ağabeyi Anticoch Cantemir yedi soylu delikanlı ile İstanbul’a gelmişti. Ağabeyi 1587 yılında süresini doldurarak ülkesine döndükten sonra Dimitrie Cantemir on dört yaşında ilk kez İstanbul’a geldi. Bu ilk gelişinde bazı olaylar da olmuştu. Ortalığı karıştırmak isteyen Eflak Bey’i, dönemin sadrazamına bir mektup yazarak Constantin Cantemir’in büyük oğlunu kurtarmak için küçük oğlunun yerine başkasını gönderdiğini ileri sürmüştü. Babasını iyi tanıyan sadrazam, çocuğu huzuruna çağırtmış baba-oğul arasındaki benzerliği gördükten sonra mektuba önem vermemiş, iltifatlarda bulunmuştu.

Dimitrie Cantemir 1691’de kardeşi ile görev değiştirdi. Ülkesine döndükten sonra “Soroka Kuşatması”nda babası ile savaşa katıldı. Babasının 1692 yılında ölümü üzerine 1693’de İstanbul’a ağabeyinin yanına geldi. Daha İstanbul’a gelmeden önce tarikat yetkilileri kendisini prens seçip takdis ettilerse de Osmanlı İmparatorluğu bu durumu onaylamadı. Sultan Ahmed’in uygun görmesine rağmen o sıralarda genç bir delikanlı olduğu için devlet adamlarınca uygun görülmemişti. Bu prensliği üç hafta kadar sürmüştür. Bu ikinci gelişinde İstanbul’da yedi yıl kaldı; 1697’de Zenta savaşına katıldı. Ağabeyi 1700 yılında voyvoda olunca ülkesine döndü. Aynı yıl içinde Şerban Cantacusino’nun kızı Cassandra ile evlendi ve bir kızı oldu. Antioch’un voyvodalıktan ayrılmasından sonra 1700-1710 yılları arasında üçüncü kez İstanbul’da yaşadı. Bu süre içinde dört oğlu dünyaya geldi.

Kantemiroğlu’nun İstanbul’da iki yerde oturduğu biliniyor. Bunlardan biri “Ulah Sarayı” denen kışlık evidir. Bu saray Fener’de Fethiye Camii’ne yakın “Tersane Sarayı”na hakim bir tepenin üzerindeydi. Tersanenin gözükmesi sebebiyle yapımına önce engel olunmak istendiyse de, devlet büyüklerinin bazılarının yardımı ile tamamlanabildi. Yaz aylarında Ortaköy’de bulunan yalısında otururdu. Bu üç gelişinde İstanbul’da toplam yirmi iki yıl yaşamıştır.

1710 yılında Rus Çarı Büyük Petro Osmanlı İmparatorluğu’na savaş açtığı sırada Boğdan tahtına oturdu. O sıralarda Osmanlı Padişahı Sultan III.Ahmed idi. Her türlü sanata hayran olan padişah kendisini taktir etmiş. “Hil’at” giydirmiş, o da hükümdara bestelermiş olduğu “Sultani Neva Saz Semaisi”ni sunmuştu. Çocukluğundan beri ülkesinin bağımsızlığı ve hükümdar olma düşüncesi ile amacını gerçekleştirmek için Petro ile gizlice 13 Nisan 1711 tarihinde anlaştı.Önce mutemed bir adamını Çar Petro’ya göndererek ona sığındığını, prensliğini teslim edeceğini bildirip ülkesinin kendisine ve ailesine verilmesini istedi. Tarihi “Yaroslav Muahedesi” adını alan bu anlaşmanın esasları şudur: Dimitrie Cantemir, Dinyester nehri hududuna kadar olan Prut nehri ile Dinyester arasındaki Bucak ve Basarabya’yı, yani Osmanlı idaresindeki eski Boğdan ülkesini elde edecek, Çarın yüksek hakimiyetini tanıyacak, fakat Rusya’ya vergi vermeyecekti. Muahede tarihinden başlayarak Boğdan prensliğinin kendi ailesine hasredilmesini ve veraset yoluyla kendinden sonra gelenlere intikal ettirilmesini de çara kabul ettirmişti. Anlaşmaya göre Rusya savaşta yenilirse çar ona bir malikane tahsis edecek ve Moskova’da oturacaktı. Böylece 1711 yılının Temmuz ayında Osmanlı İmparatorluğu’na isyan etti. Olaylar düşündüğü gibi gelimemiş, Rusya Osmanlı İmparatorluğu’na yenilmişti. Yine aynı yılın temmuz ayında yapılan “Huş Geçidi Anlaşması”ndan sonra ailesi ve dört yüz Moldovyalı ile Rusya’ya kaçtı. Bu suretle voyvodalığı yedi ay kadar sürmüştür. 1713 yılına kadar Çarın kendisine tahsis ettiği Ukrayna’nın Harkov şehrindeki bir çiftlikte yaşadı; bir ara Moskova’ya gitti. Aynı yıllarda karısı Cassandra otuz yaşlarında iken burada ölmüştü.Bundan sonra ileride Leningard adını alacak olan Sen-Petersburg’da yaşamaya başladı. 1717 yılında bir Rus generalinin kızı Anastasia Trubetskoy’la ikinci kez evlendi. Politikadan Rusya’da uzak kalamayarak Petro’nun senato üyeliğini yaptı. Yine Çarın emri ile 1721-1722 yıllarında yapılan İran seferine katıldı. On iki yıl yaşadığı Rusya’da 21 Ağustos 1723 tarihinde genç denebilecek bir yaşta Harkov’da şeker hastalığından öldü. Tariflere göre orta boylu, zayıfça tipli, sözü sohbeti yerinde bir kimseymiş.

Öğrenimi

Öğrenimine babasının Moldovya’daki sarayında çok özen gösterilmiştir. Özel olarak getirtilen öğretmenlerden ders aldı. Bunların arasında Katolik misyonerler, Rum öğretmenler, Jeremi Gacavelas gibi papazlar, Jacop Manos ve A.Mavrocardat gibi kimseler vardı. Bu ciddi eğitim sonucu Latince, Yunanca, Slovence, Fransızca, Almanca, Macarca gibi dilleri öğrendi. Çocukluk yaşında İstanbul’a geldiğinde, Osmanlı Sarayından yakın ilgi ve sevgi gördü. Sultan III.Ahmed kendisini evladı yerine koymuş, şehzadeler gibi eğitilmesini istemişti. Bunun sonucu Enderun’a yerleştirilerek eğitimin sürdürdü. Buradaki hocaları şair Nef’ioğlu, şair ve musikişinas Rami Mehmed Paşa, ressam Levni Çelebi, matematikçi Esad Efendi’dir. Aynı zamanda Fener Patrikhanesi’nde yüksek okula devam ederek bilgisinin sınırlarını genişletti. Böylece hem Doğu, hem de Batı kültürleri içinde yoğrularak çağının çeşitli ilim dallarında geniş bilgi sahibi oldu.

İstanbul’a geldikten sonra öğrendiği Türkçeyi çok ustalıkla kullanıyordu. Arapça, Farsça gibi Doğu dillerini de öğrenmesi sayesinde Türk-İslam Kültürü ile ilgili eserleri inceliyor, bir yandan da Rönesans hümanizması, Latin-Grek Kültürünü ihtiva eden eserler üzerinde çalışıyordu. Tarih, coğrafya, dil, teoloji, felsefe, etnoloji, güzel sanatlar, astronomi, musiki ve özellikle matematik gibi alanlarda kendisini oldukça yetiştirmişti.

Bu yirmi iki yıllık kalış süresi içinde başka işlerle de uğraştı. Engin kültürü ve sağlam mantığı sayesinde Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’unda toplumun her kesimini inceledi. Toplumsal olayları keskin bir gözlemle izledi, belge topladı, kimsenin görmeyi akıl edemediği pek çok sorunun temelinde yatan gerçekleri tespit etti. İleride yazacağı eserlerinin temelini oluşturdu. Divan-ı Hümayun baştercümanı olduğu için politik olaylara yakından tanık oldu. İstanbul’da ve bulunduğu diğer yerlerde zekası, sanat anlayışı, bilgisi ile üst düzey sınıf arasında ve kültürlü kesimde yaşadı, geniş bir çevre edindi. Verdiği eserler incelenirse daha çok Doğu kültürünün etkisi altında kaldığı görülür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve askeri kuruluşları hakkında geniş bilgisi vardı. Sanat eserleri, antikalar, kitaplar toplar; koleksiyonlar yapar, resimle uğraşır, mimarlıkla ilgilenirdi. Konağı çağının ilim ve sanat adamlarının bir uğrak yeriydi. Kişiliğinin bu yönlerinin, yaşadığı yıllarda pek takdir edildiği söylenemez. Eserlerinin çoğu ölümünden sonra yayımlanmış, değeri bundan sonra anlaşılmıştır.

Musiki Öğrenim ve Musikişinaslığı

Sanatkar yaradılışlı olan Kantermiroğlu öğrenci olarak Enderun’a alındıktan sonra bu sanatı yakından tanıma fırsatını bularak musiki öğrendi.Musiki öğretmenleri Enderun hocalarından Harem’deki cariyelere ders veren kemani ve hanende bestekar Ahmed Çelebi (Efendi) ile tanburi Anjel’dir.Bu sanatta o kadar bilgi sahibi olmuştu ki, o yıllarda bile otorite olarak kabul ediliyordu. Musikiye gönülden bağlanmış ve sevmiş, eski “Edvar” kitaplarını incelemiş, çok güçlü nazariyat bilgisi elde etmişti. Molla Hacı Abdülgaffar’ın yazmış olduğu “Umdetü’t Tevarih” isimli eserde şöyle deniyor: “Bu adam İstanbul’da yetişip büyümüştü. Pek çok dil bilirdi ve tahsili mükemmeldi. Divan-ı Hümayun baştercümanı iken Boğdan voyvodalığına çırağ edilmişti. İlm-i musikide zamanın yeganesiydi. Yeni tarzda güfteler yazarak bestesini de kendi bağlar imiş. Hatta derler ki, kendi ihtiraı olmak üzere segah makamında latif bir bestesi varmış, Moskof’a giderken çalgı takımına o besteyi çaldırtarak ağlarmış. Ağlayarak gitti diye naklederler…”

Rahip Toderini de musikiyi 1691 yılına başlayarak Enderun’da öğrendiğini, zamanın diğer musiki ustalarından da yararlandığını yazar. Usta bir icrakar olduğu, iyi tanbur çaldığı bilinmektedir. İstanbul’da iken çok öğrenci yetiştirmiştir.

Kantemiroğlu aynı zamanda “Muzikoloji” ile de uğraştı. Kindi’den beri zaman zaman kullanılagelen “Ebced” notasına değişik bir yön vererek yeni bir nota icad etti ve böylece Türk musikisine unutulmaz hizmette bulundu. Bu notayı kullanarak bir mecmua düzenledi; hayli saz eseri notaya aldı. Bu eserinin Türkler tarafından çok arandığını anılarında anlatır. Rauf Yekta Bey’in, bu konuya ilgi duyan yabancılar içinde Türk Musikisini ve ses sistemimizi aslına en yakın olarak anlatmış olduğunu ileri sürdüğü, Rahip Toderni ise aynı eserden söz ederek o yıllarda bile nüshalarının ele zor geçtiğini belirtir. Türklerin musikiyi ezbere ve notasız öğrendiğini ve icra ettiklerine değinir. Yazarının bütün uğraşmalarına rağmen musikişinaslarımız ne yazık ki bu notayı kullanmamışlardır.

Bu notanın esası kısaca şöyledir; “Sol Anahtarı” kullanarak düşünürsek kaba çargah’tan hiz hüseyni’ye kadar otuz üç perdeyi içine alır. Perde işaretleri Arap harfleri kullanılarak belirlenmiştir. Perdelerin ya ilk harfleri, ya da ilk heceleri, ya da perdelerin içinde geçen bir harf ile değerlendirilmiştir. Gösterilen bu harflerin altına başka işaretler de konacağından karışıklığa meydan vermemek için noktalama işaretleri kullanılmamaıştır. Bu noktaların yerine seslerin uzatma sürelerini gösteren rakamlar konmuştur. Yazdığı her eserin başında usulünü ve makamını belirttikten sonra üç tur hız devreye sokulmuştur.

Bu işaretlerin adı ise ağır çalınması gerekenlerde “Vezn-i Kebir”, orta hızda çalınanlarda “Vezn-i Sagir”, hızlı eserler için “Vezn-i Asgaru’s Sagir” dir. Bu notayı okumak şüphesiz bu kadar basit değildir; birçok incelikleri vardır.

Eserleri

Kantermiroğlu, eserlerinin hemen hemen hepsini Rusya’da yaşadığı on iki yıllık süre içinde yazdı. İlk eserini yirmi beş yaşında iken Yaş’da bulunduğu sırada yazdı.

1-Kitab-ı İlmi’l-musiki ala Vechi’l-Hurafat (Harfler Üzerine Musiki Kitabı) ya da İşaret-i Perdaha-yı Musiki (Musiki Perdelerinin İşaretleri), kısacası “Kantemiroğlu Edvarı):

“Rahip Toderini’ye göre Kantemiroğlu bu eserini zamanın musikişinaslarından “Hazine-i Hümayun” müdürlerinden İsmail Hakkı Efendi ile saray hazinedarı Latif Çelebi’nin ısrarı ile yirmi yaşında iken Türkçe olarak yazdı; 1963 yılında Sultan I.Mahmud’a sundu.

İki bölüm olarak yazılmış bu eserin birinci bölümünde, klasik edvar kitaplarında olduğu gibi makamlar, usuller, perdeler hakkında bilgiler verilir. Bu bölümde kendinden önce yazılmış olanları incelemiş, yeni sentezler yapmış olduğu görülür. İkinci bölümde ise XVI. Ve XVII. yüzyıllarda bestelenmiş değişik bestekarlara ait 315 peşrev ile 40 saz semaisinin notasını yazmış; Ali Ufki Bey’in aksine sözlü eserlere yer vermemiştir. Bundan da o dönemde saz eselerine verilmiş olan önemi anlamış bulunuyoruz. Eserin tek nüshası Sadedin Arel’in kütüphanesinde iken şimdi “Türkiyat Enstitüsü”ne intikal ettiği bildiriliyor.

Bu eser hakkında ilk ciddi incelemeyi Rauf Yekta Bey yaptı.Rahip Toderini’nin eserini Fransızca’dan Türkçeye çevirerek Şehbal dergisinin 15 Şubat 1911 tarihli sayısında (Sayfa:48) “Şark Musikisine Ait Mühim Bir Teşebbüs) başlığı altında yayınladı. Bundan sonra 1 Aralık 1912 tarihinden itibaren aynı dergide bölüm bölüm yayınlanmaya başlandı; 1 Kasım 1913’ de ve 86. sayıda tamamlandı. Eser hakkında “Bedi Mensi” takma adı adlında Sadedin Arel de tanıtıcı makaleler yazdı. Bu iki müzikoloğumuz tarafından Türkçeye ve musiki ile uğraşanların yararlanmasına sunulmuş oldu. Yalçın Tura tarafından yapılan ikinci yayımı ise yarım kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi: Sosyo-ekonomik ve politik açıdan değerli olan bu eserin hazırlıklarını İstanbul’da yapan, türlü belgelere ve gözlemlere dayanarak yazan Kantermioğlu, eserini 1714-1716 yılları arasında Rusya’da tamamladı. Yerli ve yabancı kaynakların inceleme sonuçlarına kendi gözlemlerini de ekleyerek yazdığı bir eser, bilimsel nitelikli eserlerdendir. Bu tarih kitabında pek çok sosyal yaraya parmak basmış, imparatorluğun çöküş sebeplerini isabetli bir görüşle sezmiş. Türk toplum hayatının çeşitli kesimlerini incelemiş, Nasreddin Hoca hakkında bile bilgi vermiştir. Eserin sonunda oğlu Antioch Cantemir’in babası hakkında on sekiz sayfalık bir biyografi bölümü vardır. Kantermiroğlu bu eserini 1714’ de basılması için “Berlin Akademisi”ne teklif etti; bu akademinin üyesi oldu. Eser o yıllarda dört cild olarak yayımlanmıştır.

3-Musiki Eserleri: Bilinen eserleri muhtelif makam ve usullerde bestelediği yirmi bir peşrev ile dokuz saz semaisi ve iki sözlü eserden ibarettir. Bu eserler “Klasik Okul”un bütün inceliklerini taşıyan, kurallara bağlı, sağlam yapılı ve güzel eserlerdir. Sözlü eserleri nişaburek makamından bir beste ile yine aynı makamdan bir aksak semaidir.

4-Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri ve siyasi kuruluşları ile ilgili bir eseri, Kafkas Seferi sırasında Hazar denizinde batan bir gemi ile birlikte kayboldu.

5-Vita Constantini Canteymiri: Babasının hayat hikayesidir.

6-Chronique des Origine des Romano Maldo-Valaques: Bu eserinde Romen kültürünü anlatır.

7-İstanbul’da yazdığı Edvar kitabından başka “Divan ya da Bilgenin Alemle Çekişmesi” adında bir eser yazmış, 1698 yılında basılmıştır.

Eserlerinin sayısı yirmiyi bulan Kantemiroğlu, şiirle de uğraşmıştır.

Dr.M.Nazmi Özalp-Türk Musikisi Tarihi kitabından alınmıştır.

Acem Tarab Peşrev

Beyâti Peşrev

Bestenigâr Peşrev

Buselik Peşrev

Buselik Aşiran Peşrev

Büzürg Peşrev

Geveşt Peşrev

Hicaz Peşrev

Hicazitürkü Peşrev

Hicaztürkü Saz Semaisi

Horasan Peşrev

Horasan Saz Semaisi

Irak Peşrev

Irak Saz  Semaisi

Isfahan Peşrev

Küçekneva Peşrev

Kürdi Peşrev

Kürdi Saz Semaisi

Mahur Peşrev

Muhayyer Peşrev

Neva Peşrev

Neva Saz Semaisi

Neveser Peşrev

Neveser Saz Semaisi

Nişaburek – Nutk ederse hal ile bir tiri zebandır gözlerin

Nişaburek – Şuh meşreb bir zarif nüktedandır dilberim

Pençgâh Peşrev

Pençgâh Saz Semaisi 1

Pençgâh Saz Semaisi 2

Rast Peşrev 1

Rast Peşrev 2

Rast Saz Semaisi

Rehavi Peşrev

Rehavi Saz Semaisi 1

Rehavi Saz Semaisi 2

Sazkâr Peşrev

Sazkâr Saz Semaisi

Sipihr Peşrev

Sultani Irak Peşrev 1

Sultani Irak Peşrev 2

Suzidilâra Peşrev

Suzidilâra Saz Semaisi

Uşşak Saz Semaisi

Uşşak Aşiran Peşrev

Uşşak Ruyi Nikriz Peşrev

Uşşak Ruyi Nikriz Saz Semaisi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git