Münir Nureddin Selçuk (1900-1981)

Münir Nureddin Selçuk 1900 yılında İstanbul’un Bayezid semtinde doğdu. Babası Sedaret Dairesi amiri, Divan-i Humayun muavini, aynı zamanda Darülfünun’un (eski İstanbul Üniversitesi”nin) İlahiyat Fakültesi İran Edebiyati ve Kadıköy Sultanisi Fransızca öğretmenlerinden Nureddin Avni Bey’dir. Annesi Hanife Hanım, aslen Kütahyalı olan Hacı Ali Paşa ile eskisadrazamlardan Abdurrahman Paşa soyundandır. Anne tarafı Selçuklu ve Germiyanoğulları’na kadar uzandığı için “Selçuk” soyadını almıştır.

İlkokulu Bayezid İptida Mektebinde okudu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nden mezun olduktan sonra Kadıköyü Sultanisi’ne kaydoldu. Bu okulun onuncu sınıfından iken 1917 yılında, ailesinin ısrarı ile tarım öğrenimi için Macaristan’a gitti; fakat öğrenimini tamamlamadan yurda dönerek kendisini musiki çalışmalarına verdi. Ziya Paşa’nın başkanlığı döneminde ünlü musiki ustalarının önünde parlak bir sınav vererek Darülelhan’a girdi. Bu sınav jürisinin üyesi bulunan Refik Fersan, o günü şu satırlarla anlatıyor: ”

…Merhum Dellal-zade İsmail Efendi’nin zencir ikamdaki yegah bestesini usullerinin tam hakkını vererek ve harikulade bir uslub ve eda ile ve bütün incelikleriyle oya gibi okumaya başladığı zaman, bu çocuk denecek gencin yaşı ile mütenasip olmayacak derecedeki dehası karşısında adeta kendimizden geçmiştik. Başta Ziya Paşa olmak üzere hepimizin gözlerimizden akan yaşları, aradan otuz yıl geçmesine rağmen hala unutamam.”

I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sonrası, daha Cumhuriyet ilan edilmeden iki ay önce, askerlik hizmetini yapmak üzere sınavla Muzika-i Humayun’a girdi. O sıralarda burada görev yapan Refik Fersan’ın bunda büyük etkisi olmuştur. Teğmen olarak göreve başladıktan iki ay sonra, bütün saray kadroları geçersiz sayıldığından, kadrosu ile birlikte Ankara’ya nakledilerek iki yıl süre ile “Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti”nde çalıştı. Askerlik süresi bittikten ve bir yıl da sivil olarak çalıştıktan sonra, 1926 yılında kendi isteği ile bu görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşti; serbest olarak çalışmaya başladı. Bu yıllarda ünü oldukça yaygınlaştığı halde, ciddi bir eğitimden geçmeyi ve metodik çalışmayı uygun görüyordu. Bunun için “Sahibinin Sesi” firmasının hesabına 1927 yılında Paris ‘e giden sanatkar, Paris Konservatuarı’nın ünlü hocalarından şan, piano ve solfej dersleri aldı; 1928 yılında ülkeye döndü.

1942 yılında Belediye Konservatuarı “İcra Heyeti” ne girdi. Kişisel sebeplerle bir yıl sonra istifa ederek ayrıldı. 1953 yılında İstanbul Radyosu’nda müşavirlik yaptı; aynı yıl konservatuarın “İcra Heyeti Başkanlığı”na getirildi ve burada on altı yıl çalıştı. Son görevi İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Konservatuvarı repertuvar öğretmenliği idi.

Türk Musikisi’nin bu büyük ses sanatkarı ve musikişinası aynı zaman da ses sanatımızın ateşli bir savunucusuydu. Bu açıdan şu değerli anıyı buraya almayı yararlı görüyoruz: “… şarkı bitti; Münir Nureddin susmuştu. Herbirimiz musikinin büyük dünyası içinde yuvarlanırken alkışlamayı bile unutmuştuk. Birden masada biri konuştu:”

“— Biliyor musunuz üstad! Ben Türk Musikisi’ni hiç sevmem; fakat bu gece sizin sesinizde sevmeye başladım. Siz büyük bir sanatkarsınız..”

“Konuşan adını hatırlayamadığım İzmirli bir tütün tüccarı idi. Hepimiz ona döndük. Bu sözleri söyleyen yakışıklı adam İhsan Doruk’un misafiri idi. Daha önce yaptığı bazı konuşmalardan çevresine zeki, entellektüel biri olduğunu kabul ettirmişti. Şimdi de Münir Nureddin’e ters bir açıdan iltifat etmeye çalışıyordu. Münir’in ne karşılık vereceğini merak ederek yüzümü çevirdim. Münir Nureddin biraz dalgın, biraz anlamsız yüzü ile tütün tüccarına bakıyordu. Apansız:”
“— Türksünüz değil mi? dedi. Bu apansız düşen soru karşısında biraz şaşırmışsa da yine kendini toparladı ve sofranın bu az bilinen adamı cevap verdi:”
“— Tabii, tabii… Kuşkunuz mu vardı?”
“Münir Nureddin son derece rahat bir sesle konuştu:”
“— Hayır böyle bir kuşkum yoktu. Türkçeyi o kadar güzel konuşuyorsunuz ki!… Besbelli doğma büyüme Türkiyelisiniz.”
“İzmirli tüccar rahatlamış bir sesle karşılık verdi:”
“— Türküm Münir Nureddin Bey ve bununla da iftihar ederim.”
“-İşte o zaman Münir Nureddin’in zehir gibi keskin cevabı geldi:”
“— Türksünüz, Türkçeyi bu kadar güzel konuşuyorsunuz da, Türk Musikisini bugüne kadar neden sevmediniz anlayamadım. Halbuki Türkçe de, Türk Musikisi de Türk kültürünün birer parçalarıdır.”

Ölümünden bir yıl önce yaşlılığa bağlı bir beyin hastalığı geçirmişti. Nihayet her fani gibi Münir Nureddin de gösterilen bütün çaba ve yapılan tedavilere rağmen 27 Nisan 1981 tarihinde evinde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 29 Nisan 1981 günü önce konservatuara getirildi. Burada yapılan törenden sonra Teşvikiye Camii’nde cenaze namazı kılındı ve Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Musiki Öğrenimi

Daha çok küçük yaşlarında, ilkokul sıralarında sesinin güzelliği çevresinin dikkatini çekmiş, ilk musiki derslerini amatör bir musikişinas olan babasından almıştı. 1915 yılında, doğum tarihine göre 13 yaşmda iken Sinekemani Nuri Duyguer’in aracılığı ile “Daru’l-Feyz-i Musikiye” girdi. Burada Udi Sami Bey, Lavtacı Hacı Tahsin, Kemani Naim Bey, Neyzen Cemil Bey, Edhem Nuri Bey görev yapmaktaydı. Münir Nureddin Selçuk özellikle Yeniköylü Hasan Efendi’nin çıraklarından olan Edhem Nuri Bey’den çok yararlandı ve bu hocasından kırk kadar fasıl öğrendi. Evlerinde de zaman zaman Hoca Ziya Bey’in katıldığı toplantılar yapılır, kendisi de bu toplantılara sesi ile iştirak ederdi. Cevdet Çağla anılarında o günleri şöyle özetliyor:

“… Kadıköy Sultanisi’nin önündeki çimenlerle kaplı Haydarpaşa Çayırı’na çıktığımız bir gün, müşterek bir arkadaşımız biz iki musiki heveskarı genci birbirine tanıştırdı. O gün ilk defa Münir Nureddin’i bayati-araban (Nimet-i vaslın.,.) şarkısı ile dinledim. O da benim keman çaldığımı öğrenmişti. Ertesi hafta Kadıköyü’ndeki evlerinde yapılacak meşke beni de çağırdı. Gittiğimde bir odada musikimizin bir çok üstadını yer minderlerinde çepeçevre oturmuş buldum. Bu zevatı Münir Nureddin teker teker bana açıkladı. En başta çenber sakallı, göbekli ve ellerini karnı üzerinde kavuşturmuş Rahmi Bey, yanında sırasıyla sıska, esmer bir zat olan Üsküdarlı Ziya Bey, şişmanca bir zat Ali Rıfat Bey, Şehla Kaşıyarık Hüsameddin Bey ile aralarında ufak tefek bir şahıs olan Zekai Dedezade Ahmed Efendi ve Lemi Bey’i ilk defa bir arada görüyordum. Büyük odanın ortasında bir minder ve onun önünde bir rahle bulunuyordu. Münir Nureddin bir (Besmele) çektikten sonra, bu mindere diz üstü gelmek üzere oturdu; iki elini dizlerinin üstüne koydu. Usul vurarak şimdi hatırlayamadığım bir besteyi okumaya başladı. Bestenin bir yerinde, dinleyen üstadlar arasında bir konuyu müzakere için ara verildi. Her üstad bu besteyi hocasından nasıl meşk ettiğini, teker teker okuyor ve anlatıyordu. Münir Nureddin, dakikalarca süren bu mübaheseleri dikkatle ve sabırla dinliyor ve hafızasına nakşediyordu. Bu meşk aynı zamanda imtihan mahiyetini taşıyordu.”

Babasının arkadaşı olan Rauf Yekta Bey’in aracılığı ile Zekai Dede’nin oğlu Ahmed Efendi’den dört yıl süre ile ders aldı. Geleneksel ses icramızın inceliklerini Bestenigar Ziya Bey’den öğrendi. Ahmed Irsoy’un teşvik ve yardımı ile Darülelhan’a girdi. Macaristan’dan dönüşünden sonra Leon Hanciyan, Tanburi Hikmet Bey, Pianist Cemal Bey, Kemal Niyazi Seyhun, Enise Can, Fulya Akaydın, Laika Karabey, hanende Kaşıyarık Hüsameddin Efendi, Zahide Hanım, Nezahat Hanım, udi Hayriye Örs’ün katılmasıyla “Şark Musiki Cemiyeti” kuruldu; başkanlığına Ali Rıfat Çağatay getirildi. Bu topluluğa daha sonraları Refik Fersan ile Mesud Cemil de katılmış, Hoca Ziya Bey ders vermiştir. O dönemin ünlü hanendesi olan Ziya Bey ile Hüsameddin Bey’den çok yararlandı. Ali Rıza Avni ile yapmış olduğu bir röportajda okuyuş uslubunu bu iki kişiden aldığını ifade etmiştir. Sözün kısası Rauf Yekta Bey başta olmak üzere çağının büyük ustalarının hepsinden ders alarak bilgi dağarcığını genişletmiş, o tarihlerde bile ünü İstanbul sınırlarını taşmıştı.

İcrakarlığı

Olağanüstü bir ses fiziğine sahip olan Münir Nureddin’in en çarpıcı özelliği, eski okuyuş uslubu ile yeni anlayışı birleştirerek ortaya yepyeni ve soylu bir icra tekniğini koymuş olmasıdır. Daha pek genç yaşında iken dinleyenleri hayran bırakıyor, çevresinde bir sanat efsanesi yaratarak her yerde parmakla gösteriliyordu. Giyimine gösterdiği özeni, ciddiyetini, tavizsiz bir sanat anlayışının şekillenmeye başladığı gençlik yıllarının renkli bir anlatımını Mesud Cemil şu satırlarla dile getirmiş:

“… Koyuca renkli fesi, her talika arabasının geçişinde yakalarımızın içine kadar sızan toza rağmen her zaman tertemizdi; her zaman kalıplı dururdu. Umumi harpten sonra yeni yeni gelmeye başlayan İngiliz kumaşlarının en iyisinden yumuşacık elbisesi, ipekli kravatı, rugan iskarpinleri, elmas kol düğmeleri, gözlerinin ve bütün çehresinin ışıktan ışığa değişen renkleri, sakin yürüyüşünde ölçülü, oturuş kalkışında ahenkli nezaketiyle bir kadife perdenin kıvrımları arasından çıkıvermiş yorgun bir pervane hissini verirdi.”

“Merhum Samih Rıfat’ın oğlu – o da rahmetli oldu – tanburi Hatif Bey, bir gün ikimiz de arabada Yoğurtçu’dan Kızıltoprak’a giderken (İşte Münir Nureddin!) diye onu bana göstermişti. (— Tanışmak istemez misin? Arabayı çevirelim mi?)”

“O sırada şöhreti kulaktan kulağa yayılıyordu. Sesinin güzelliği bir nesil evvelkilerin ağzında bir efsane uslubuna bürünen meşhur hanende Nedim Bey’in emsalsiz vasıflarıyla kıyaslanarak anlatılıyordu.”

— Sana söylüyorum Mesud! Münir Nureddin’le tanışmak istemez misin?”
“Dalgınlığımdan uyanarak fakat hep Münir’e bakarak, gizlemeye calıştığım bir telaşla cevap verdim:
“— Hayır, hayır şimdi değil!”
“Ah! O ümitlerle korkuların, sevgilerle nefretlerin, sevinçlerle kederlerin uçurum diplerinden dağ tepelerine fırladığı çağlar. Hala on dokuzuncu asırdan esen rüzgarla ilk gençliğin bir araya gelmesinden yoğrulan romantik çağlarımız.”

“Benim fesim çoğu zaman olduğu gibi kalıpsızdı, tozlu idi, İstanbul Sultanisi’nde bir grup arkadaş arasında icad ettiğimiz modaya göre püskülü de yoktu. Ceketimin havı yer yer dökülmüştü; pabuçlarım boyasızlıktan kır-çıllaşmıştı. Bu kılıksızlığımın utancından başka Münir’e şimdiki gençleri arkasından hayran fısıltılarla konuşturan büyüsü ile bağlanmıştım. Arabamız köprüyü geçerken o da biraz uzaklaşmıştı. Hem istiyerek, hem çekinerek gözlerimi ayırmadan ona bakarken birdenbire köşeyi döndük: Münir de birdenbire kayboldu. “Rahmetli Prenses Zehra Hanımefendi’nin Feneryolu’ndaki köşkünü o zamanlardan hatırlayan kaç kişi kaldık bilmem? Bahçeyi geçip merdivenlerden çıkınca geniş bir sofaya girilirdi. Sofanın etrafındaki odalardan ilk sağdakinde Hatif Bey, Prenses’in oğlu Nedim-zade Ali Haydar Bey. Ali Rıfat Bey’in oğulları Cafer Bey, Vecdi Bey ve diğer dostlarla toplaşırdık. Yukarıda yine merdivenleri çıkınca alt sofanın üstüne gelen yerde geniş bir salon vardı ki, musiki toplantıları burada yapılırdı. Yumurtadan çıkar çıkmaz toprağı gagalayan civ-civin cesaretiyle tanbur çalışımı ilk dinledikleri zaman Prenses de, Ali Rıfat Bey de burada ağlamışlardı.”

“Bir akşam yine misafir vardı. Kaşıyarık Hüsameddin Bey, Gazi Osman Paşazade Cemal Bey, Kemal Niyazi Bey, Faize Hanım ve hala şimdi bile yüzüme bakışlarından utandığım diğer misafirler. Prenses salona girince ayağa kalktık. Ali Rıfat Bey müjdeledi:”

“— Kadınım, bu akşam bülbülümüz gelecek!”
“Evet, Münir Nureddin’e Prenses o zamanlar (Bülbülüm) diye iltifat ederdi. Kaşıyarık Hüsameddin Bey de -Allah gani gani rahmet eylesin; böyle bir usta bir daha dünyaya gelmez- kıskançlığından kır sakalını belli belirsiz oynatır dururdu.”

“O akşam onları doyasıya dinledim; Ali Rıfat Bey’in yeni nihavend takımını ve neva’ları. O neva beste’yi hala her tekrarlayışımda bütün sesler siliniyor, yalnız biri yaşlı biri genç iki bülbülün havada tüten sesleri dünyayı değil hakikaten cihanı süslüyor:”

“Zeyneden bağ-ı cihanı gül müdür, bülbül müdür?” “Aşıkın aram-ı canı gül müdür, bülbül müdür?”

“Bülbül gittikçe gelişti, gürbüzleşti. Nice gülistanın çiçekleri bahar bahar onun sesinde açtı, soldu, yeniden goncalar verdi. Bu fakir saka kuşu da onunla beraber hayli kanat çırptım, mızrap savurdum.”

Bir başka yazarımız Hakkı Süha Gezgin, musikişinaslığının vermiş olduğu yetki ile şu pek isabetli noktalara dokunuyor: “… Rahmetli Ali Rıfat Bey’in kurduğu musiki cemiyetinde ansızın parlayışı bir tesadüf değildi. Zamanın belli başlı üstadlarından ders almış, makam ve usullerimizi tahlil etmiş, fasıllar gezmiş, musikimizin senfonileri sayılan ayinlerle haşır neşir olmuş ve bütün bun-ları kendi istidadının potasında eriterek terkip etmişti. Sanatta şahsiyete ermenin tek yolu da budur. Deha şahikalarına işte bu sarp yollardan aşabilenler kavuşur.”

“Bugün kim ne derse desin, Münir Nureddin memlekette çığır ve ekol sahibi bir üstaddır. Bütün okuyucularda ondan bir parça, bir eser, bir iz var. Herkes onu taklit ediyor; onun tavrıyla, onun edasıyla benliğini süslemeye çalışıyor. Bunlarm içinde elbet kendi gönlünü bulup yaratıcılığa yükselecek olanlar da çıkacak.”

Daha o yıllarda musikimizin her türünün, her formunun bütün inceliklerini sabırla inceleyecek, hepsini en iyi bilenlerden öğrenmiş olarak, birini diğerine karıştırmadan her türün gereklerini yerine getirecek bir sanatkar olacağını müjdelemişti. Şarkıyı şarkı, kar’ı kar olarak, türküyü türkü gibi icra etti. Münir Nureddini üstadlık derecesine yükselten de zaten bu özelliğidir. Vakıa, eserlerin ana yapısına dokunmadan, yorumlama ve nüanse etmekten ileri gelen ufak tefek değişiklikler yapmamış değildir. Ancak bütün bunlarda kesinlikle zevksizliğe kaçmamıştır. Pest ve tiz perdelere aynı derecede hakim olan ve üç oktava yaklaşan sesini, uzun bir sanat hayatı boyunca ustalıkla kullanmış, bir ses sanatkarı olarak sesine zarar verebilecek her türlü etkenden kaçınmış ve ses sağlığına ti-tizlikle dikkat etmiştir. Bu sebebledir ki, son yıllarına kadar icrakarlığını başarı ile sürdürmüştür.

Peyami Safa, onun için özetle şunları söylüyor: “… Bu sanatkarımız, konserlerde frak giyen ve ayakta şarkı söyleyen ilk ses sanatkarımızdır. Getirdiği bu medeni uslub ve kıyafet, yaptığı bu aksesuar inkilabı meyhane derbederliği içinde bütün kılık ve eda haysiyetini kaybeden Türk Musikisi’nin sürvişansında en büyük rolü oynamıştır.”

Bir gazete röportajında, Hafız Sami ile Hafız Kemal efendilerin etkisinde kaldığı yolundaki bir soruya şu karşılığı vermiş: “… Eski plaklarım tetkik edilirse bu iddianın yanlış olduğu anlaşılır. Kendisinden çok istifade ettiğim hocam Üsküdarlı Bestenigar Ziya Bey’in ladini eserleri okuyuşunu son derece beğenirdim. Okuyuşumda herhalde onun tesiri olmutur. Hafız Şaşı Osman’ın da uslubunu severdim. Biliyorsunuz ki, gazel okurken dini musiki uslubundan, daha doğrusu mevlid tarzı okumaktan imtina etmek lazımdır. Otuz beş yıl evvel yaptığım gazel plakları ki (Bahar olsa, çemenzar olsa) diye başlayan acemaşiran gazel güzel bir misal olur. Gazelde de eserlerim, icra tarzımda olduğu gibi değişik bir tarzdadır. Sonra rast gazel filan da var… Musiki müntesibleri, muhibleri, meraklıları bunlarla yeni bir gazel tarzının doğduğunda hem fikirdirler. Paris Konservatuarı hocalarından aldığım şan dersleri ile Batı Musikisi’ndeki ses tekniğine dayanan bir tarza sahip oldum. Şark musikisinde ve bizde mevcut hançere ve gögüs sesinden maada tam seslerle de kafa (mask) sesini de kullanabiliyorum.”

Plak Çalışmaları

1926 yılında Ankara’dan İstanbul’a geldiğinde Türk plakçılığı hem emekleme döneminde, hem de yabancı firmaların tekelindeydi. Bu firmalar o günlerin ünlü sanatkarlarının yanı sıra ticari amaçlarla kalitesiz plaklar da üretiyordu. Sahibinin Sesi firması ile iki yıllık bir anlaşma yaparak 1926’da ilk plağını doldurdu. Bu plağın bir yüzü Suphi Ziya Ozbekkan’ın “Neden hiç durmadan sevmiş bu gönlüm” güfteli uşşak şarkısı, öbür yüzü de acemaşiran makamından bir gazeldir. Bundan sonra yine aynı bestekarın “Semt-i dildare bu demler…” ile “Feryad ediyor bir gül için bülül-i şeyda” güfteli şarkılarını okumuştur. Böylece başlayan bu çalışmalar sonucu dört yüzü aşkın plak yapmıştır.

Klasik musikimizin en sanatlı eserlerinden türküye kadar pek çok eseri üstün bir uslubla okumuştur. Bunlardan bir kaç tanesi Türk Musikisi’nin çokseslilik de-nemelerine aittir. Yukarıda adı geçen firmanın dışında da plaklar yapmıştır İlk plaklarında kendisine genellikle Mesud Cemil, Udi Nevres Bey ile Nubar Tekyay, Ruşen Kam ya da Refik Fersan, Fahire Fersan eşlik etmiştir. Sa-hibinin Sesi firmasında yapılanlara Artaki Candan da katılmıştır. Bazılarını da Mesud Cemil tek olarak çalmıştır. Bunlardan başka başta Fevzi Aslangil gibi çağdaşı ünlü sazendelerle de çalışmıştır.

1942 yılında İstanbul Konservatuarı’na girdikten sonra, arşiv için on sekiz plak yapmıştır. Neva kar, segah kar, arazbar ve tahir makamlarındaki klasik eserleri okumuş, ve bu plaklarda kendisine Reşad Erer. Dürrü Turan, Sedat Öz-toprak, Neyzen Tevfik, Nuri Halil Poyraz, Ahmed Irsoy gibi sanatkarlar eşlik etmiştir. Musikimizin ve güzel icra örneklerinin ülke çapında yaygınlaşmasında ve tanınmasında Münir Nureddin’in plaklarının büyük rolü olmuştur.

Konser Çalışmaları

Çocukluk yaşında, Darülfeyz-i Musiki Cemiyeti’ne girişinden iki yıl sonra (1915), bu topluluğun “Donanma Cemiyeti”nin yararına “Apollon-Reks-Hale” sinemasında vermiş olduğu bir konserde dikkati çekti. Bu konserde Sadullah Ağa’nın bayati-araban makamındaki takımının icrası sırasında solo yapmıştı.

Musiki tarihimizde tek başına konser verme geleneğini getiren Münir Nureddin ilk kişisel konserini 1930 yılında verdi. Fransız Tiyatrosu’nda verilen bu konser büyük ilgi ve hayranlık uyandırdı; İstanbul basınını günlerce meşgul etti. Klasik ve fantezi eserlerden oluşan bu konserin ilk bölümünde kendisine Mesud Cemil, Ruşen Kam, Nubar Tekyay, Artaki Candan; fantezi eserlere ise pianist Vasilyef eşlik etti. Konserlerine çoğu kez Udi Nevres Bey, Refik Fersan, Fahire Fersan katılmıştır. Bir çok sinema ve tiyatro sahnelerinde konserlerine devam etti. Konser verdiği her salonda bir ciddiyet ve sanat havası yaratırdı. Yaz günleri Moda Deniz Klübü ile Kalamış Klübü bahçelerinde verdiği konserler hala hafızalarda yaşıyor. Bu programlar büyük bir zevk ve heyecanla izlenir, herbiri bir sanat olayı olurdu. Yurdun Ankara, İzmir ve Eskişehir gibi illerinde de konserler vermiş olmasına rağmen hiçbir zaman gazinolarda okumadı. Milyonluk teklifleri hiç düşünmeden geri çevirdi. Musikimizde yine ilk kez koro eşliğinde solo okuma geleneğini de başarı ile uygulayan odur. Bir sohbet sırasmda bu konularla ilgili olarak şunlan söylemişti:

“… Devamlı olarak üç sene Fransız Tiyatrosu’nda, bilahara beş sene Melek (bugünkü Emek) sinemasında ve sonra Saray sinemasında, hele Saray’da aşağı yukarı yirmi iki-yirmi üç sene konserler verdim. Nihayet 1963 yılı sonlarında Emek Sineması’nda konserlerime devam etmeye başladım. Otuz yıl zarfında-tabii solo konserlerime bu kadar yıl evvel başladım- memleketin muhtelif yer-lerinde ve yurt dışında Mısır’da, Irak’ta, Kıbrıs’ta takriben bin küsur konser ver¬dim.”

Bu konuyu Refik Fersan’ın anılarından da okuyabiliyoruz: “… Ankara’da senelerce birlikte geçen acı ve tatlı günlerimizi, Atamızın her ikimize karşı olan sevgi, alaka, yüksek iltifat ve teveccühlerini, Atamızla birlikte Adana, Bursa, İzmir ve Çeşme ziyaretlerimizi, Ankara Türkocağı konserlerimizde halkın alakasını, 1929’da Prens Yusuf Kamil’in davetlisi olarak Mısır yolculuğunda geçirdiğimiz müthiş deniz fırtınasındaki Ölüm Serenadı’nı, Matarye’deki sarayının çinili ve akustikli büyük salonunun kubbelerini çınlatan Prens’in (Yaşa) avazelerini, Mısır’ın ve Arap aleminin perestiş ettikleri Abdülvahab’ın Münir’in karşısında kedi gibi sindiğini, Irak Harbiye Reisi Taha Paşa’nın davetlisi olarak Bağdat seferimizde hayır cemiyetleri menfaatine tertip olunan konser gecelerinde (Mintarafillah) tesadüf eden Tufan-ı Nuh’u, Basra’nın hurma or-manları arasında geçirdiğimiz karakış mevsiminin yaz günlerini ve mehtaplı gecelerini, Kerkük’te askeri mahfelde kumandan merhum Bekir Sıdkı Paşa tarafından şerefimize verilen kuzu ziyafetini, daha sonra Macaristan, Yunanistan ve Kıbrıs seyahatlarimizi ve ruhuma nüfuz eden daha bir çok hatıralarımızı ömrümün sonuna kadar unutamam.”

Bestekarlığı

Bestekarlığa 1920 yılında Tevfik Fikret’in “bu bir teranedir” şiirine yaptığı bir beste ile başladı. İkinci olarak “Sensiz ey şuh…” güfteli şarkısını besteledi.Bu iki eserden sonra yirmi yıl sonra, beste çalışması yapmadı. Asıl beste çalışmalarına 1940-1941 yıllarında başladı. Eserlerine çoğunlukla, Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerini seçmiş, Nedim ve Fuzuli gibi Divan şairlerinin eserlerine de yer vermiştir. Son senelerinde günümüzün şairlerinin şiirlerini de kullanmış olduğu görülür. Kar, karçe, beste, ağır semai, yürük semai, şarkı formunda 150 den çok eser ortaya koymuştur. Dini musiki eserleri de vardır.Büyük formlarda bestelediği eserlerde musikimizin geleneksel kurallarına bağlı kalmış, bir bölüm eserlerinde ise çağdaş musiki anlayışına cevap verebilecek şekilde bazı yenilikler getirmek istemiştir. Eserlerinin arasında” Atatürk’e Ağıt” ve “Mehter Marşı” gibileri ayrı bir değer taşır. Film musikisi ile de meşgul olmuştur.

Musiki Hocalığı

Darülelhan’dan başlayarak uzun bir süreyi kapsayan yıllar içinde ve İstanbul Konservatuarında çalıştığı yıllarda hayli öğrenci yetiştirmiş ve buralardan yetişenlere bu sanatın en asil icra yollarını öğretmiştir. Aslında Münir Nureddin verdiği konserler, radyo programları ve plakları ile kendisi tanımayan musiki heveskarlarına ve bu sanatı öğrenmek isteyenlere dolaylı olarak da hocalık etmiştir. Günümüzün en beğenilen ses icracıları bugün kü durumlarına gelebilmek için onun eski ile yeni arasında kurduğu köprüden geçerek gelebilmişlerdir.

Türk Musikisi’nin horlandığı ve en ağır şekilde suçlandığı yıllarda bu sanatı en iyi bir şekilde tanıtan ve sevdiren bu insana, Cumhuriyet’imizin 50.yılında bol keseden dağıtılan plaketlerden biri verilmemiş, bu olay kendisini çok üzmüştü. Atatürk’ün doğumunun 100. yıl döneminde verilen plaketi de hasta olduğu için kızı alabilmiştir.

Münir Nureddin Selçuk’un Meral, Timur ve Selim adında üç çocuğu vardır.

Dr.Nazmi M.ÖZALP – Türk Musikisi Tarihi Kitabından alınmıştır

 

Bestenigâr-Bir nigâhın kalbimi etti esir-i zülfün ah

Bûselik-Yalandır doğuştan sarhoş olduğum

Hicaz-Anneye Ninni

Hicaz-Artık demir almak günü gelmişse zamandan

Hicaz-Bilmem kaç yıl aradım seni bulana kadar

Hicaz-Ey yârenler  bu dünyada bir gün

Hicaz-Gittin de bıraktın beni aylarca  kederde

Hicaz-Pencereyi kapatıverdim yağmur dışarda kaldı şaşırdı

Hicaz-Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul

Hüseyni-Dumanlı başları göklere ermiş

Hüseyni-Varalım kûy-i dil-ârâya gönül hû diyerek

Hüzzam-Dil uyur mest olarak yar-ı dilârâ söyler

Hüzzam-Havalandı gönül kuşu uçar yücede

Hüzzam-Sahilden uzaklaştık elin şimdi elimde

Hüzzam-Sen karşıma her özlediğim anda çıkarsın

Hüzzam-Sevdiğim dünyalar kadar gel dese birgün gel dese

Hüzzam-Solgun durma isteklen sevin açıl isteklen

Isfahan-Yine bezm-i çemene lâle fürûzân geldi

Kürdilihicazkâr-Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın

Kürdilihicazkâr-Bu yıl da böyle geçti şirin sözlü sevgilim

Kürdilihicazkâr-Ey nâz-ü işve velvele-i şân olan sana

Kürdilihicazkâr-Rakkas bu hâlet senin oynunda mıdır

Kürdilihicazkâr-Sevgi dillerde yara gözümüzde rüyadır

Kürdilihicazkâr-Zil şal ve gül (Endülüs’te Raks)

Mâhûr-Âşıka Bağdat sorulmaz ufukları aşar gider

Mâhûr-Bir gülşene vardık ki uzak mihr ile mehden

Mâhûr-Gördüm ol meh dûşuna bir şal atıp lâhurdan

Mâhûr-Ne doğan güne hükmüm geçer

Mâhûr-Otomobil uçar gider ömrüm gibi geçer gider

Mâhûr-Sâki getir yine dünki şarabımı

Mâhûr-Vur pençe-i Âli’deki şemşir aşkına

Muhayyer-Bir safâ bahşedelim gel

Muhayyer-Çepçevre bahâr içinde bir yer gördük

Müstear-Ne olmuş ansızın cem meclisinde

Nihavend-Bahçemde açılmaz  seni görmezse çiçekler

Nihavend-Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayacağım

Nihavend-Biraz kül biraz duman o benim işte

Nihavend-Gezerken yağmurda rüzgârda karda

Nihavend-Hatırla mâzi-i mes’udu

Nihavend-İstinye Körfezinde bu akşam

Nihavend-Kandilli yüzerken uykularda

Nihavend-Kuşadası’nda anılar vardır

Nihavend-Ruhsârına aybetme nigâh ettiğimi

Nihavend Saz Semaisi

Nihavend-Sensiz ey şuh gözlerim âvâre kalbim ağlıyor

Nihavend-Uçsuz bucaksız engine bahârın yeşil rengine

Nihavend-Yâr senden kalınca ayrı

Nihavend-Yok başka yerin lûtfu ne yazdan (Kalamış)

Nişaburek-Bir söz dedi  cânân ki kerâmet var içinde

Rast-Bir şi’ri böyle söyledik ağyar söylesin

Rast-Erdi bahâr sardı yine neş’e cihânı

Rast-Gül yüzünü göreli

Rast İlâhi-Evvel Allah adını yâd edelim

Rast-Rindlerin ölümü

Rast-Sâki parıldasın şafak-ı meyle câmımız

Rast-Sevda ile dillendi bu son şarkı sesinle

Rast-Yok gayrı bizlere uyku dinek vay (Ata’ya Ağıt)

Sabâ İlâhi-Git ey akan gözyaşım

Sabâ-Sabâ eser gülsün-i ter ki mürg-i aşka lânedir

Segâh-Bizdendi sevinci bizdendi derdi (Ata’ya Ağıt)

Segâh-Bülbül ahengini gül rengini

Segâh-Dönülmez akşamım ufkundayız

Sultaniyegâh-Ay gökte hayâle hisse kaynak

Sultaniyegâh-Benden ayrı düştün artık bir teselli bulamazsın

Sultaniyegâh-Bu hülyâlar diyârında

Sultaniyegâh-Hayat gençlik boyunca bir aşkın rüyasıdır

Sultaniyegâh-Saçının  telleri göğsünde perişan yaraşır

Sultaniyegâh-Sen şarkı söylediğin zaman

Sûzidil-Mor dağların üstünde yok bir leke yok bir duman

Sûzinâk-Durmadan aylar geçer  yıllar geçer gelmez sesin

Uşşak-Aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın

Uşşak-Bir beklediğim var  bitmez gecenin bittiği yerde

Uşşak-Bir merhaleden güneşle dünya görünür

Uşşak-Gurbet ademden kara hasret ölümden acı

Uşşak-Neyle konuştum dedim bana derdini söyle

Uşşak-Söyle sevgili sevgili söyle

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git